28 Aralık 2012 Cuma

Hatırlatma

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
 
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asîl kanda, mevcuttur!

Mustafa Kemal Atatürk

20 Ekim 1927

2 Aralık 2012 Pazar

Kol Bozuk

Şu aralar futbol dünyasında acaip şeyler üst üste oluyor. Her şey İbrahimoviç isimli öküzümsünün İngiltere'ye attığı golle başladı. İbra'nın saçma denecek kadar uçuk gollerini, fantastik denemelerini zaten yıllardır biliyoruz. Barça'da oyun sistemine uygun olmadığı için formu biraz düşse de kariyeri boyunca oynadığı her takımda birbirinden inanılmaz goller atıyor, daha da önemlisi bu girişimlerde bulunacak kadar kendine güveniyor bu adam. Buna da hakkı var, adam her şeyiyle komple bir forvet, her türlü golü atabilecek müthiş bir yetenek. Ama bu sefer kendisi de abarttığının farkında. Milli maçta bizim daha milli takım olarak gol atamadığımız İngiltere'ye tek başına 90 dakikada 4 gol sığdırması yetmedi, son golde adeta rakiplerini aşağıladı. Yüzlerine ana avrat küfretse daha iyi denecek bir gol attı. Kalecinin açılmasını da fırsat bilerek ceza sahası dışında çaprazdan yaptığı rövaşata vuruş kaleyi bulduğunda oyuncular 4. golü yemekten çok böyle bir golü yemenin utancı içindeydiler.



İşte kırılma anı da tam orası. Adam ne yapıp ettiyse orada fiziği kırdı, fizik kurallarını bozdu. Futbola fizik pek işlemiyor o günden beri. Bunun ilk kanıtı oldukça iyi bir defans olsa da teknik açıdan kazma diyebileceğimiz Mexes'in beklenmedik rövaşatasıydı. Zaten başlı başına nadir ve zor olan bu gol çeşidi, bir defans oyuncusunun ayağından gelince daha da ilgi çekiyor haliyle. Bu sezon para uğruna elde avuçta ne varsa satmayı sürdüren, yolunmuş tavuğa dönen Milan'da gol atacak adam kalmayınca Mexes'e düştü iş heralde. Maçtan önce babasına sorsanız "Yok, benim oğlum o kadarını yapamaz." derdi de, dedik ya bozuldu işte fizik bir şekilde.



Artçı depremler pek çok ligde abes gollerle sürerken ucu bizim takımlara kadar dokundu. Fenerbahçe'de geldiğinden beri eleştirilen, denmedik laf kalmayan Bekir tuttu "Benim neyim eksik?" diyip bir rövaşata da o attı. Hem de UEFA kupası maçında. Artık röveşata golü olmayana kız vermiyorlar heralde.



Millete nasıl bir güven geldiyse, artık önüne gelen deniyor. Bizim Sabri ne yapsın, o da artık formasını kaptırıp maçları anca tribünden izleyince antrenmanda denemiş golünü. Yazık olmuş. Sahalarda görmek isterdik böyle bir çabayı kendisinden. Ama dedik ya, futbolu kırdılar diye, sadece rövaşatayla bitmiyor bu gariplikler. Geçen hafta da Türkiye de dahil olmak üzere tüm kıtada gariplikler sürdü. Bunların en dikkat çekenlerinden biri ise geçtiğimiz sezon takımı sırtlayan, ancak bu sezon şu ana kadar pek bekleneni veremeyen ve tepki çeken Felipe Melo'ydu. Galatasaray'ın 10 numarası sıkıntılı giden maçta takımı 1-0 öndeyken son 10 dakikada rakip oyuncuyu düşürerek hem penaltı yaptıran hem de kırmızı kart gören Muslera'nın yerine geçti, ve önce penaltıyı kurtardı, ardından da manyak herif daha top oyundan çıkmadan topa kıçını dönüp gol sonrası yaptığı pitbul şovunu yaptı. Penaltı atışındaki müthiş uçuşu gerçekten akıllarda yer etse de maalesef kendisinden hemen bir gün sonra gelen daha büyük bir şokun gölgesinde kalmaktan da kurtulamadı.



Muhtemelen en acaip olayı Servet yaşattı bize. Zamanında GS'yi sırtlayarak şampiyonluğa ite kaka getiren, sonrasında ise formu düşüp dengesi bozulan, ama en iyi döneminde bile teknik açıdan çok zayıf ve çok hantal haliyle şakalara konu olan Servet'ten böyle bir golü hiç kimse beklemezdi heralde. Tamam, iki sene evvel Ali Sami Yen'in kapanış maçında attığı bir vole vardı, ama ona şans dersin, denk getirmiş dersin yine, tek vuruş sonuçta. Buradaysa baştan sona acaip, birbiri ardına hamleler. Hele son adamı bir sağa bir sola çekerek önünü açması ve topu sağ ayağına geçirmesi kesinlikle müthiş. Videoyu izlerken daha en başta sırıtmaya başladım, sonra o sırıtma kahkahaya dönüştü giderek. Bu hafta şimdilik ortalık biraz daha durulmuş gibi, ama daha son sözü söylemek için erken. Bakalım, futbol tanrıları sarhoşluklarından ayılana kadar daha neler göreceğiz...


19 Kasım 2012 Pazartesi

Tutku

"Ülkede çivisi çıkmadık konu, kadrolaşılmamış kurum kalmayacak." ilkesi artık nasıl bir azimle ve kararlılıkla uygulanıyorsa tüm birincil hedefleri hızla bitirip tenise kadar uzandı. Geçtiğimiz turnuvada yetersiz bakanların halkça yuhalaması ile başlayan olaylar önce tüm dünyada elit kabul edilen tenis izleyicilerine "terörist" yakıştırması yapan odunca bir cevapla iyice gündeme oturdu, sonra federasyonda koltukları salladı. Kabak tüm artniyetleri, kifayetsizlikleri ve densizlikleriyle hak ettiği tepkiyi alan bakanların (ve kurumlarının) değil tenisin başına patladı yani. İktidarın kadrolaşmasıyla şaşırtıcı bir hızla yükselişe geçen ve muhtemelen tenis hakkında tek bilgisi tenis topunun rengi (o da belki) olan yeni federasyon başkanımız konusunda söyleyecek çok şey var. Ama bunun yerine tenisin çok daha renkli bir yüzüne, Mansour Bahrami'ye bakacağız bu yazıda. 



Bir kısmınız bir ara Facebook'ta meşhur olmuş Boris Becker ile yaptığı maçtaki komik hareketlerle dolu yukarıdaki videosundan kendisini tanıyabilir. Tenis dünyasının en renkli simasıdır Mansour Bahrami. En az bıyıkları kadar komik, alışılagelmişin dışında ve izleyiciyi kahkahalara boğan oyun stiliyle katıldığı her turnuvada ilgi odağı olmayı başaran, tenisi sadece spor değil bir eğlence, bir stand up, bir gösteri olarak sunan bir tenisçi. Bacak arasından karşıladığı toplarla, servis atışında attığı fakelerle, slow motion hareketle top karşılamasıyla, bilinçli olarak geçtiği ıskalarla, hatta zaman zaman sandalyede oturarak sürdürdüğü oyunuyla bir fenomen olmuş, yaptığı gösteriyle hem tenis severlerin kalbini kazanmış hem de tenise olan ilgiyi arttırmış bir şovmen. Kalabalığı bu tür beklenmedik hamleleriyle ve şova yönelik oyunuyla coşturma hevesi gençliğinde ona çok turnuvaya ve ödüle malolsa da bu hevesinden hiç vazgeçmemiş, ve bu şekilde bugünkü eşsiz haline gelmiş. Belki hiçbir zaman dünyanın bir numaralı tenisçisi olamadı, ve olamayacak. Ama eşsiz bir tenisçi ve hayran kitlesi geniş bir sporcu olmak için illa en iyi olmak gerekmediğini açıkça gösterdi. Öyle ki kendisi pek çok turnuvaya direkt olarak davet alan ve muhtemelen ATP turnuvalarında sırf oynaması için bile para ödenen belki de tek tenisçi olarak kalacak.



Bugünkü ününe, insanları kahkahalara boğan oyununa ve tutkuyla olduğu teniste geldiği pozisyona kavuşması pek de kolay olmamış. Aslında tüm bu neşesinin ardında çok hüzünlü bir hikaye var. Fransız vatandaşlığıyla turnuvalarda yer alsa da adından da anlaşılacağı gibi kendisi aslen İranlı. İran'da doğmuş, orada büyümüş. Tenise olan tutkusu ise fakirliğiyle başlamış. Paraya ihtiyacı olduğundan daha çocuk yaşta zenginlere yönelik bir tenis merkezinde top toplayıcı olarak işe başlamış. Burada tanıştığı tenis ise kendisi için zamanla tutku halini almış. Kimse bakmazken kendi yaptığı raketiyle tenis oynamaya çalıştığı için defalarca güvenlik görevlilerinden dayak yemişse de yılmamış, adeta demir gibi dövüle dövüle stilini şekillendirmiş. Maçlara çıkması da bir başka tesadüf. Dönemin bir turnuvasına katılacak İran takımında oyuncu eksikliği olunca yıllarca dövdükleri Mansour'a bir şans vermişler, o da bunu iyi kullanıp hem daha 16 yaşındayken takımını başarıya taşımış, hem de içindeki cevheri herkese göstermiş. 
Bundan sonrası rahat olmuştur diyorsunuz değil mi? Yanıldınız. Bin dokuz yüz yetmişler... İran İslami devrimi, tenis de yasaklı sporlar arasına girince Mansour Bahrami 3 sene boyunca tavla turnuvalarıyla yetinmiş, tavlada da milli takıma kadar yükselse de tatmin olmamış, tekrar tenise başlamak adına tüm birikimlerini toplayıp bir şekilde Fransa'ya kaçmış. Burada zor bir dönem geçirmesinde muhtemelen o dönemde İran'dan gelme bir yabancı olarak önyargılarla baş etmeye çalışmasının yanısıra tüm parasını kumarda kaybetmesinin de etkisi vardır. Eli rahat durmuyor ki adamın? Neyse ki kendisini destekleyen dostlar bulmuş da, en azından turnuvalara katılmaya yetecek parayı toparlamış. Sonrası zaten malum. Yeteneği sayesinde hızlı bir yükseliş, ama espiritüel oyun stili yüzünden hep kendini frenlemesi... Şimdi keyfi yerinde. Hayatı rahat, ailesini kurmuş, yılın 9 ayını turnuvalarda tutkusuyla geçiriyor. Tırnaklarıyla kazıyarak çıktığı bu noktayı da sonuna kadar hakediyor.



Neden böyle şova yönelik oynadığı, karşılaştığı en sık sorulardan. Cevabıysa insanın içine işliyor. Boş kortlarda kendi yaptığı yırtık pırtık raketiyle gizli saklı oynayan, yarım saate, o olmadı bir saate yakalanıp dayak yiyeceğini bilse bile bunu göze alan çocukluğunu hatırlayan Bahrami, "O günleri hiç unutmadım. Ve bugün beni izleyen herkes benim o gün o topu duvara çarptırarak aldığım zevki almalı. Amacım bu. Tenis herkese aynı zevki" diyor. Ve bugün, aradan on yıllar geçmişken, hayatı boyunca yaşadığı onca sıkıntıya rağmen yüzüne baktığınızda Bahrami'nin gözlerinde hala aynı çocuksu neşeyi, aynı keyfi, aynı heyecanı görebiliyorsunuz.

Umarım bir gün ben de tutkularımın peşinden böyle gidebilirim.

13 Kasım 2012 Salı

Snoopy'nin Dünyası


Birkaç gün önce nette gezinirken denk geldim bu resme. Snoopy'nin çizgifilmine ucundan yetişmiş nesilden olduğum doğru. Ama bu resmin beni bu kadar etkilemesinin sebebi Snoopy ya da nostalji değil, verdiği o his. Fazla söze de gerek yok aslında, her şey resimde çok net ve güzel şekilde anlatılıyor. Tüm hissiyatım, tüm o daralma, tüm o iş dünyası şoku... Ben tek kelime etmeden söyleyeceğim her şeyi o resimde bulabilirsiniz.

Okul sonrası iş dünyasına giriş üzerine tez yazılabilecek kapsamda bir psikolojik şok zaten. Muhtemelen yazılmıştır da. Her gün sabahın köründe kalkmak, o gün yine aynı monotonlukta aynı şeyleri yapacağını bilerek uyanmak, ve akşam nefes alacak fırsatı bulduğunda günün çoktan bittiğini farketmek, hobilerine, zevklerine vakit ayıramamak kolay kolay alışılabilecek bir durum değil zaten. Ancak bundan daha fenası ileriye bakıp onyıllar boyunca bunun bu şekilde devam edeceğini görmek, tüm hayatının elinden alındığı hissi, ve kıymete binen sayılı izin günleri. Ve hatta ileri baktığın gibi arada bir geriye bakmak, çalışmaya başladığından beri aradan ne kadar zaman geçtiğini farketmek, ve zamanın ne kadar hızlı aktığını, yaşamın altından nasıl kaydığını görmek. Bundan sonra yaşayabileceğin hayat çok daha kısıtlı, ve çok da hızlı geçecek. Bu her gün tekrar tekrar yüzüne vuruluyor. "Çeyrek yaş krizi"nin (hayır ben uydurmadım, orta yaş krizi gibi bu da var literatürde) en temel taşlardan biri bu.Zamanla biraz alışılsa da en azından ben aradan yıl(lar) bazında süre geçmesine rağmen kolay kolay atlatamayacağım gibi gözüküyor. Zamanında büyükler boşa söylememişler "Üniversitenin kıymetini bilin." diye. O kadar eksik, o kadar az yaşamışız ki, harcamışız gibi geliyor şimdi bakınca. Ve artık piyangoyu tutturmadıkça bunun geri dönüşü de yok.

İşte tüm bu yoğunluğu tek başına bir resim anlatıyor. O üzgün önüne bakan ifade, takım elbise ve Snoopy'i bilenler için (artık hayal dünyasında kalan) o kulübesinin çatısında yatarak geçirdiği "eski" hayatı...

10 Kasım 2012 Cumartesi

Güçteki Dengesizlik

"Efsane" kelimesini sevmem. Suyu çıkartılana kadar kullanılmış, iyice içi boşaltılmış bir söz çünkü. Önüne gelen kendini efsane olarak tanımlıyor, önüne gelen bir efsanenin parçası. Kime sorsanız kendi ortaokul veya lise sınıfı efsanedir, bambaşkadır. Her ergenin yaşadığı olaylar onlara özgü bir farklıdır. Herkesin kendi arkadaşları ve arkadaşlıkları efsanedir, tatili efsanedir. Ve herkes "bambaşka" efsanevi bir aşk yaşar illa. Yıllar önce en kötü dönemindeki Fenerbahçe'nin zar zor kazandığı her maç sonrası "Efsane geri döndüüüü!" manşeti atmaktan sıkılmayan tırt gazeteler, sonrasında her eski oyuncuyu "efsaneleştirerek", yıllar sonra Avrupa arenasına dönen Galatasaray'ı Avrupa efsanesi olarak lanse etmişlerdi hatırlarsanız. Her yeni çıkan ve çok başarılı bulunan film "efsane" oluyor. Hatta sevenleri alınmasın ama 20-30 senedir kenarda köşede yaşarken kimsenin yüzüne bakmadığı, hatırlamadığı sanatçılarımız öldükten sonra 2 tane filmini ya da 3 tane şarkısını söyle desek cevap veremeyecek kişiler tarafından anında efsane mertebesine yükseltiliyorlar. Yani sağımız solumuz efsane kaynıyor. Kişi, olay, tarih, durum farketmiyor.


Hal böyle olunca efsane kelimesini kullanmaktan da pek hoşnut olmuyorum, bu klişeler duvarına bir tuğla da ben koymuşum gibi geliyor her seferinde. Ama şu dünyada bazı kişiler, olaylar ve yapımlar var ki, onları da başka bir kelimeyle tanımlamak, telaffuz etmek haksızlık olur. Bunlardan biri de 70'lerin sonunda 80'lerin başında ardarda filmlerle çıkan ve tüm film endüstirisinin gidişatını değiştiren Star Wars. Yapımcısı George Lucas'ın tamamen yanlışlık sonucu fotoğrafçılık yerine sinema bölümüne gitmesi sonucu ortaya çıktığına dair hikayeler anlatıladursun, üç filmle başlayan, sonrasında 3 filmle daha devam eden, ama filmlerin ötesine geçmiş, sayısız kitap, hikaye, çizgiroman, oyun, oyuncak ve milyonlarca seveni hatta fanatiği ile kendi kültürünü oluşturan, hatta ve hatta pek çok başka film, dizi ve oyuna konu olan ve/veya bir şekilde ismi geçen seri yıllar sonra babasının himayesinden çıkıyor. Ve yeni evi oldukça şüphe uyandırıcı.

Eğer benim kadar Star Wars'la içli dışlıysanız güçteki dengesizliği siz de hissetmişsinizdir. Geçtiğimiz günlerde serinin yaratıcısı George Lucas Star Wars'ı 4 milyar dolar'ın biraz üzerinde bir rakama Walt Disney Studios'a sattığını açıkladı. Ortada astronomik bir para da konuşulsa aslında Lucas'ın satış sebebinin para olmadığı zaten belli. Nitekim kendisi de bu paranın tamamını hayır kurumlarına bağışlayacağını açıkladı. Ancak sanırım George Lucas artık Star Wars'tan elini eteğini çekmeyi kafasına koymuş. Seriyi zaten kendi kafasında sonlandırmış, sonraki 3 filmin konu ve hikayesi belli olsa da 6 film dışında başka film çekmeyeceğini belirtmişti. Esasında Star Wars'a "Anakin Skywalker'ın hayat hikayesi" şeklinde bakıldığında bu fikir de doğruydu. Ancak yine de bu şekilde para basan ve tek başına bir ekol, bir kültür oluşturan bir olguyu elden çıkarmak ve bu kültürü başkasına emanet ederek tehlikeye atmak ne kadar olumlu yaklaşılabilecek bir konu, tartışılır. Zaten imza fotoğrafına baktığınızda Lucas'ın yüzündeki ifade de endişesini doğruluyor.


Özellikle serinin yeni sahibinin Disney olması pek fazla güven vermiyor. Her ne kadar Pirates of the Caribbean serisi ile yeni ve daha modern yüzünü gösterip kendisine ait pek çok tabuyu yıkmış olsa (örneğin bu seride ilk defa bir Disney yapımında açık olarak kan gözüktü.) ve son dönemde strateji büyüterek Marvel'ı satın almak gibi hamlelerle vizyonunu genişletse de hala kalın çocuk kabuğunu tamamen kırdığı söylenemez. Pek çok kişi çok beğense de zayıf senaryosu, kahramanları şirinliştirme çabası ve çok kötü klişe espirileriyle Avangers'ta da bu kabuğun tam kırılmadığını gösterdi bana göre. Yanlış anlamayın, Disney'i çok sever, pek çok yapımından dolayı da takdir ederim. Avangers'in yönetmeni Joss Whedon da Buffy: The Vampire Slayer, Angel ve hele hele Firefly gibi çok sevdiğim yapımlara imzasını atmış, kendine has espiri anlayışını takdir ettiğim bir yönetmen. Ama söz konusu Disney olunca uç örnekler hariç tarzı, hedef kitlesi, hedefi, ve yapımları belli bir doğrultuda. Star Wars ise (her ne kadar Young Jedi gibi saçma sapan 2. nesil saçmalıklarına da sahip olsa da) genel olarak başka bir çizgide ilerleyen bir seri. Ve bu kadar büyük bir konseptin eninde sonunda Disney elinde yozlaşması yüksek ihtimal. Dolayısıyla bu konuda ciddi bir şüphe duymak, Ewok ve Jarjar'ın da ötesine gelen cıvıklıklardan çekinmek doğal bir tepki. Hele hele Star Wars kıyafetli Disney karakterlerine dair ilk resimlerden sonra soğuk terler dökmüyor değiliz.



Peki bu korkunun dışında ne değişiklikler var? Bu kadar parayı boşu boşuna harcamadı elbette Disney. Star Wars dünyası şimdiden hareketlenmeye başladı. İlk dedikodular Lucas'ın istemediği 7. 8. ve 9. filmlerin çekileceği, ve Anakin'in gençliğine dair bir dizinin başlayacağı yönünde. Hatta son üçleme kısmı için ilk adımlar atılmaya başlandı bile. Disney, yedinci filmin senaristi olarak Toy Story 3'ün senaristi Michael Arndt'ı görevlendirdiğini bugün açıkladı. Bu da şüphelerimizi biraz daha arttırmıyor değil. Diğer projeler ise henüz belirsizliğini koruyor. Ancak sayısız kitap ve alternatifle, hem fanların hem resmi ve gayrı resmi yazarların katkıları ile ilerleyen hikaye, alternatif karakterlerle bilgisayar oyunları derken Disney'in elinde çok zengin bir alternatif havuzu var. Ortada henüz dedikodusu bile dönmezken en basidinden bilgisayar oyunlarından tanıdığımız Kyle Katarn ve hatta daha iyisi kitapların en sevilen karakterlerinden Thrawn'ın dönemi eğer düzgün ellerle şekillendirilirse beyaz perdede veya TV ekranlarında oldukça ilginç olabilir. Yine Luke Skywalker'ın karanlık tarafla teması da ilk etapta işlenmeye aday ilk akla gelen konulardan. Tabii bunu animasyon yapmazlarsa Luke'u kime oynatıp nasıl benzetecekler o da ayrı bir konu. Han Solo, Boba Fett gibi karakterlerin hikayeleri de unutulmamalı. Yani aslında ortada  pek çok fırsat varken uyuşuk bir şekilde sadece Clone Wars'a yoğunşalan Lucas Arts için bu alım pekala üzerindeki ataleti atıp çok yönlü bir atağa kalkma şansı da olabilir.

Gerçek anlamıyla bir efsane Disney'in elinde çürüyecek mi, yoksa tüm bu korkularımızı boşa çıkartıp bize tüm derinliğini sunacak mı göreceğiz. Ama seri sırf George Lucas'ın kontrolünden çıktığı için bile Star Wars hayranları olarak içimizde bir burukluk olduğunu gizleyecek değiliz. Filmlerde de hemen hemen her karakterin dediği gibi: "I have a bad feeling about this..."

9 Kasım 2012 Cuma

Kırsal

Daha önce Dredd yazımda saçlarımın erken beyazlamaya başladığından, hatta daha 5 yaşında ilk beyaz telimi berberin nasıl kopartıp gösterdiğinden bahsetmiştim. Daha koltukta bile traş olamayan, koltuğun kol koyma yerlerine konmuş bir tahtaya oturmakta olan ben o küçük dünyamda bir şok yaşadıysam o anı hala çok net hatırlıyorum. Öyle ya, her şeyden önce bir çocuk için mantık basit ve düzdür. O yaştaki mantıkta beyaz saç eşittir yaşlı insan. E o zaman bu nasıl olabilirdi?

Zamanla beyazların sayısı da arttı. Lisenin sonlarına doğru 5-10 tel olan ve ÖSS stresiyle hem sayısı artan hem de o psikolojiyle kafayı taktığım beyazlarım üniversitede de benimle beraberdi. Tek tük üç beş tel göze çarpıyordu öyle. Aslında dikkat etmedikçe ferkedilmiyordu bile ama, bu konuda nedense iyice obsesifleşen ben kafayı iyice takmıştım bu duruma. Son birkaç yıldır da daha rahatım, pek umursamıyorum. O arada farketmemişim bile, son 1-2 senede iyice kendilerini belli etmişler. 

Geçen gün nereden gaza geldiysem yıllardır hafif uzun olan saçları kısacık kestirdim. O anda farkettim ki şakaklar kırlaşmaya bile başladı başlayacak. Dediğim gibi, artık bu konuda eskisi kadar takıntılı değilim. Ama yahu bari şekilli kırlaşsaydınız da bi George Clooney havası yakalasaydık...

Son Masal

Yıllardır hayallerimden biri kitap yazmaktır. Bu bloga pek bakmayın, küçüklüğümden beri yazım ve kurgum iyidir. En azından yıllar boyu mühendislikle hırpalanmadan önce öyleydi. Ama o son adımı hiç atamadım, bu projeyi ciddi bir hale getiremedim. Kafamda şu anda en az 4 tane güzel ve özgün hikaye olsa da gerek üşengeçlik, gerek zamansızlık gerekse o kadar çabanın karşılığını alamama, başarısız olma çekincesi sebebiyle üstüne pek gitmedim. Muhtemelen o hikayeler de benimle beraber ölüp gidecek. Ama benim atamadığım o son adımı atanların olduğunu görmek cesaret verici.


Çocukluğunu bildiğim çok yakın bir arkadaşımın kitabı çıkıyor. Kendisi 2 senedir varını yoğunu bu projeye vermişti, ve nihayet meyvesini alıyor gibi. Henüz ktabı okumadım, hatta "Beleş kopyalar bitti abi" kolpasıyla bizim üzerimizden bile satışlarını da arttırmaya çalıştığını farketmiyor değilim (Haksız mıyım Levent? heheh). Ama kendisinden dinlediğim kadarıyla ilginç bir konusu var. Birisi yüzyıllar önce, birisi günümüzde, birisi ise yakın gelecekte başlayan üç hikayenin bir Pers efsanesi etrafında kesişmesini anlatıyor. Biraz kurgu, biraz yontulmuş tarih, ucundan da Dan Brown havası. En azından Dan Brown'dan örnek aldığını söylemişti kendisi. Mutlaka bir şekilde alıp okuyacağız artık. 

Bu kitapla ilgili bir ufak detay da, benim neredeyse kitabın isim babası olacak olduğum. Bir içki masasında önerdiğim bir isim Yayınevi tarafından olumsuz karşılanmış. Tüh! Ünlü olduğunda kitap ismi için telif hakkı parası isteyip servetine ufaktan çökme planı suya düştü, iyi mi?

Genç yazarımızla en son konuştuğumda kitabı Kasım'daki TÜYAP Kitap Fuarı'na yetişiyordu, hatta bir imza günü bile düzenleyeceklerdi. Fırsatınız varsa bir uğrayıverin. Hem muhabbet de edersiniz, kafa dengidir.

Ha bu arada, olur da koyduğum resme bir şey olursa, kitabın adı Son Masal, yazar Levent Kent. Epsilon yayınlarından.

Ekleme: Tüyap Kitap Fuarı'nda 25 Kasım günü saat 15:00'da Levent Kent'in imza günü var.

8 Kasım 2012 Perşembe

29 Ekim ve Tekrar Merhaba



Bir süredir yazamadığımın farkındayım. Uzunca ve özellikle son kısmı maceralı bir tatil, sonrasında da yine uzun sayılabilecek bir adaptasyon süreci, biriken işler ve sıkıştıran deadlinelar sağolsun pek kafayı kaldıramıyorum.

Bundan sonra tekrar buralardayım gibi. Ama daha keyfi yazılara geçmeden önce kendimi yazmak zorunda hissettiğim bir konu var. Biraz da bilerek bekledim, araya biraz zaman koydum. Sakin ve düzgün bir yazı yazmak için tozun dinmesi gerekiyordu, ve benim de biraz sakinleşmem lazımdı. Bence çok önemli ve hassas bir konu olduğundan dolayı bu konu hakkında yazana kadar da başka konuya girmek istemedim, o yüzden diğer konular da asılı kaldı. Gecikmenin bir diğer sebebi de budur.

Bu ülkenin "doğum günü"nde, Cumhuriyet'in ilan edildiği günde kutlamaları yasaklamak isteyen (buraya istediğiniz küfürü yerleştirin, yeterince sert olduğu sürece uygundur) en kibar tanımla densiz ve kendini bilmez zihniyete inat, ülkesinin bayrağını sallayarak kutlama yapmak isteyen vatandaşını cop tekme ve hatta kimyasal maddeyle dağıtmaya çalışan "polis"e inat, kendi ülkesinin kuruluş yıldönümü kutlamalarında olay çıkartmaya çalışan ve kutlamayı engellemeye çabalayan kendini bilmez siyasetçisine inat orada bulunan herkese tebrikler, hepinize teşekkürler. Belki hala bu konudaki tepki yeterli seviyede değil. Belki hala modern bir toplum ve dünyada yeri olmayan, insanlığa hakaret bu zihniyete karşı çıkamıyoruz ve bu karanlık çağdan kalma çirkinlik örümcek gibi ağlarını örerek, ipleri sıklaştırarak ülkenin nefes almasını bile güçleştiriyor. Ama o günkü tepki en azından "Biz de varız." demek için önemliydi.

Daha özgür, daha medeni ve daha insani bir gelecekte daha sık görüşmek üzere.

16 Ekim 2012 Salı

Sweet November

Henüz istediğim performansta değilim, yazılarımın akıcılığı hala çok içime sinmiyor, ve istediğim gibi de kısaltamadım yazıları. Ama yavaş yavaş ısınıyoruz işte. Yazdıkça ısınıyorum, ufaktan düzelmeye başlayacağım.

Bu arada malum, bayram yaklaşıyor. Ben biraz da oburluk yaptım, başından kıçından birazcık doldurdum, izni uzattım. Kendime de ona göre bir tatil planladım. Bir süre buralarda olmayacağım, pek ilgilenemeyebilirim. Buralarda derken, kıta bazında konuşuyorum, Avrupa ya da Asya'da yokum. Bir süredir taslak olarak bekleyen 3-4 yazıyı da alelacele düzeltip ardarda yolladım. O yüzden bugün bi yazı bombardmanı oldu. Bu yazıların eksiği kusuru varsa sonra bi ara tekrar elden geçiririz.

En kötü Kasım'da görüşürüz artık.

Dredd

Bu blogu takip edecekseniz (tabii eden varsa) benimle ilgili bilmeniz gereken bir şey, tam bir bilimkurgu/fantazi hastası olduğum. O yüzden bu konularda da yazılarımı göreceksiniz ileride, haberiniz olsun. Hatta bu konuda şimdilik kendime sakladığım ufak tefek projelerim bile var ilerisi için. Benim hakkımda ikinci bir bilgi ise yaşlılık fobim olduğu. Yaşlanmaktan ölümüne korkuyorum. İlk beyaz saç telini 5 yaşında farketmiş biri için (evet evet abartmıyorum, çocuk berberinde koltuğun kol koyma yerleri üzerine yerleştirilmiş tahta üzerinde oturacak kadar minicikken berber çekip koparmıştı o teli, sonra da bana göstermişti "Bak saçın beyazlamaya başlamış, yaşlanıyosun şimdiden" diye. Artık nasıl bir şok yediysem aradan bu kadar zaman geçti, hala hatırlıyorum) evrenin müthiş bir şakası daha heralde bu fobi. 


İşte bu iki bilgiden sonra Dredd hakkında yazmasam olmazdı. 3. Dünya Savaşı'nın ardından dağılmış fütüristik bir dünyada kontrolsüz nüfus, sınırlı kaynak ve bunların sonucu olarak sınırsız suça karşı önlem olarak oluşturulmuş polis, yargıç ve cellat görevlerinin hepsini üstlenen ve kısaca "Yargıç" denilen adalet biriminin (bir nevi Türk polisi işte) bir üyesi olan Yargıç Dredd'in hikayesi bu. Esasında bir çizgiroman serisi, filmler de bu çizgiromanların uyarlaması.

Fütüristik bilimkurgu kısmını yazdık, peki yaşlılık nerede? Hemen söyleyeyim, bu Dredd'in ilk filmi değil. Bundan yıllar önce Sylvester Stallone'nin oynadığı bir film daha vardı. Yıllar önce kendi vaktinin hit filmi olarak izlediğimiz filmlerin tekrar çevrimlerine rastlamaya başladıysak artık bayağı yaşlanmışız demektir. Düşünün artık, koca bir kuşak o filmleri izlemiş, sonra büyümüş de o filmi baştan çekiyorlar. Daha önce kendi yaşlılığıyla yüzleşen Stallone'un Rocky ve Rambo filmlerine devam çekmesi de bu kadar etkili olmasa da benzer bir his uyandırmıştı. Rambo'nun son filmi çok kötü olsa da Rocky beklentimin aksine çok çok güzeldi, izlemediyseniz izleyin.  Neyse, konumuza dönersek özellikle yakın dönemde tekrar çevrimi vizyona giren Total Recall'la beraber bu ikisi fena halde tetikledi fobimi. En azından Total Recall'un aksine Dredd konu olarak eski filmden tamamen farklıydı, aynı dünyadaki başka bir hikayeyi anlatıyordu.

Aslında anlatacağımı anlattım, derdim filmden çok filmi görünce yaşadığım sinir stresti de, adettendir biraz filme de değineyim. Konu psişik güçleri olan taş hatun çömezin bizim odun ruhlu Dredd'le ilk gününü anlatıyor. Şans bu ya, daha ilk günden ikisi şehrin en pis bölgesinde, şehre yeni bir uyuşturucu dağıtmaya başlamış bir çetenin kapanına kısılıyorlar. Bundan sonra da olaylar karışıyor zaten. Bol bol aksiyon, ucundan kıyısından Die Hard havası.

Film genel olarak hem dünyayı hem de çizgiromanları çok güzel yansıtmış. Asla kaskını çıkarmayan ve hep asık suratlı Dredd, şehirdeki kaos, dünyadaki ümitsizlik güzel yansıtılmış. Bir tek gavurun "cheesy" dediği espiritüel havasını kısmışlar, o da heralde filmin ciddiyetini bozmamak için. Ancak filmin bir eksiği senaryo ve kurgu eksikliği. Ellerinde müthiş senaryolara gebe olabilecek çok detaylı bir kurgusal dünya varken buna bu kadar basit bir senaryo çekmek, o geniş dünyayı yansıtmayarak izleyiciyi tek bir binaya kilitlemek işin ucuzuna kaçmak ve eldeki güzelim kaynakları heba etmek olmuş bence. Bu konseptle neler neler çıkabilirdi oysa ki... 

Yine de ümitliyim. Eğer bu filmi bi "Du bakalım, tutacak mı?" diye nabız yoklamaya çekmişlerse ve bu kadroyla seri halinde devam ederlerse çok güzel filmler çıkabilir ileride.

Kapatıyoruz

Yok yok, ben daha kapatmıyorum. Daha zaten dün bir, bugün iki. Başlık başka yere gönderme, oraya da geleceğim şimdi. Hoş, korkacak korkmayacak kimse var mı ondan da emin değilim. Kendim çalıp kendim oynuyorum buralarda sanki.


Hani bilirsiniz, böyle bir mağaza var. Kapatıyoruz diye koca ilanı açıp sonra batmaktan kurtulan. Adam o kadar kar etti ki, bırak kapatmayı şube açtı, mağaza zinciri kurdu "Kapatıyoruz" diye. Türk kurnazlığı işte... Diyecektim ki bize özel değilmiş bu durum.

Yıllardır "Scorpions dağılıyor" muhabbeti döner durur. Sadece arkadaş ortamında konuşulmuyor, koca koca radyo istasyonları, müzikle profesyönel olarak ilgilenenler falan diyor, hatta kendileri de diyor. Ama bir bakarsın ki adamlar dünyayı turlayıp duruyorlar. "Dağılıyoruz, bakın son kez dinleyin bizi" diye diye cepleri doldurdukça dolduruyor. Koca Scorpions'un böyle çakallığa ihtiyacı var mı? Yok demeyi isterdim de yeni jenerasyonun müzik zevkine bakınca şüphelenmiyor da değil insan. 

Sonuçta adamların taktik tuttu. Yıllardır "dağıldı dağılacak" grup o turne senin bu konser benim geziyor. 2013'te de "son kez" Türkiye'ye geliyorlarmış, haberiniz olsun. Hoş, yanlış hatırlamıyorsam daha önce de geldiler son kez yakın zamanda ama. Ne olur ne olmaz. Yakında grubun adını da "Dağılıyoruz" diye değiştirirlerse şaşmamak lazım.

Koca Scorpions'un böyle dalga malzemesi olmasına da üzülüyor insan bir yandan da, çok zorladınız, kendiniz bu hale düştünüz be abi... Neyse, en klasik parçalarını koyalım da, saygısızlığımızı örtbas edelim bari. 

Ha bi de, yakın zamana kadar "örtbas etme"yi "örtpas etmek" diye biliyordum ben. O da benim ayıbım olsun, o kadar Scorpions'la dalga geçtikten sonra günah çıkarayım biraz.


Yorum Yok

Bayağı bir süredir içimi yiyen, bir türlü sindiremediğim bir şeyi kusacağım şimdi. İçten içe göğüs kafesimi kemirdi durdu zaten, ara ara aklıma geliyor, kafama takılıp keyfimi kaçırıyor.



Bir insana edeceğiniz en büyük hakaretlerden biridir cevap vermemek. Direkt olarak "Seni hiiiç sallamıyorum bile." demektir. O an vaktin yoksa sonradan bir cevap verir kusra bakma şöyleydi dersin. Yok eğer hiç uğraşmak istemiyorsan baştan savma bir cevapla geçiştirirsin. Hatta gıcık olduysan sevmiyorsan da terslersin, sert çıkarsın, hatta gerekliyse hakaret bile edersin ama yine de bir cevap verirsin. Yoksa o insanı kırarsın. İstediği kadar iri kocaman gözüksün, istediği kadar neşeli, uyumlu, umursamaz olsun, buna kırılır insan.

Bir insanı komple cevapsız bırakmak direkt olarak onurunu kırmaktır, bekletmektir, yapılabileceklerin en kötüsüdür. Mesela bu insan aynı gün içerisinde pek çok kez aramış, belki sonradan görünür diye mesajlar atmışken hiç umursamamak, sonrasında, günler haftalar sonra bile geri dönüş yapmamak, sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranmak... Aynı tavrı tutarlı olarak çeşitli platformlarda sürdürmek... Tüm bunlara rağmen özür falan beklemeye gerek yok, sadece bir "ya o sırada şu vardı cevap veremedim" açıklaması yeterliyken bunu bile çok görmek...

Bir kere iki kereye tesadüftür, istemsizdir diye düşünürken, yine iyimser düşünmeye çalışırken bu olay devam ediyorsa, kazara iletişime geçmeyi başarınca da baştan savmalık, hatta satır arasında "zorlama" diye bir yanıt geliyorsa tüm bunların verdiği mesaj açık zaten. Daha zorlayıp gururu ayaklar altına almanın ve o kişiyi mutsuz etmenin gereği yok. Karakter gereği her şeyin hele hele böyle şeylerin sebebini merak ederim, niye böyle oldu, neden böyle yaptı diye içim içimi yer de, artık bu saatten sonra da sorulmaz... Tek parçası kaybolmuş puzzle gibi kalacak bu durum artık. Kaybolmuş demek de hata aslında, parçanın yeri de belli de, elektrik süpürgesi yutmuş, artık erişilmez diyelim. Zihni tırmalayıp hep merak ettirecek, cevabı olmayan ağır bir bilmece. Cevabı elbet vardır da, erişime kapalı. Geriye yapılacak tek şey bozuntuya vermemek...

15 Ekim 2012 Pazartesi

*Sniff*

Otrivine mevsimini açtık nihayet. Havalar öğle saatlerinde hala sıcak gibi gözükse de yazın bittiğini iyice hissettiriyorlar İstanbul'da. E hissettirsinler de zaten, Ekim'i ortaladık artık.

Gündüz sıcağına kanıp yine cam pencere açık yatınca şifayı kaptık tabii... Kaç gündür boğazda gıcık, öksürükler hapşırıklar gırla. Allahtan burun damlası gibi hayat kurtarıcı bir silahım var da geceleri en azından nefessizlik ortadan kalkıyor, biraz rahat ediyorum. Gerisi için artık kahveye çaya talim.

Giderayak hasta olmasaydım şaşardım zaten.

12 Ekim 2012 Cuma

Kayıp Hulk

Bir yerlerden elime bir Hulk tasosu geçmişti. Hani şu "The Incredible Hulk" var ya, Marvel çizgiroman kahramanı, yeşil dev. İşte o. Bildiğin taso yapmışlar. Heralde zamanında yediğim bir cipsten falan çıkmış, evde gereksiz eşya çekmecemin (evet herkes gibi benim de var bunlardan bir tane, içinde neler yok ki?) derinliklerinde bulmuştum. Sırf bazı samimi ve bunu hakeden arkadaşlarıma kötü espiri yapmak için son 3 aydır falan yanımda gezdiriyordum. Böyle bir muhabbet sırasında yapacağımı iddia ettiğim bir şeyde bana mı inanmadılar? "Hulk'ın desteği yanımda oğlum!" diye cebimden çıkartıyordum. Ya da bir konuda kararsızsak "Hulk oylaması yapalım, yazı mı tura mı?" diye havaya atıyordum. Biraz alkollü ortamda ucu bucağı olmayan ve kısır döngüye girmiş politik tartışmadan sıkılınca "Hulk'ın sesine kulak verin" diye çıkartıp masaya vurmuşluğum bile var tasoyu. Evet evet, sırf kötü espiri yapabilmek için yanımda malzeme taşıyordum. Neden diyecek olursanız o kötü espiri beyin sinapslarında iletilirken küçülen gözbebeklerini, kaçan yaşam enerjilerini ve çaresizlikten hareketsiz kalışlarını ve yavaş yavaş çöküşlerini izlemek sadistçe bir zevk veriyordu. 

Geçen gün farkettim, Hulk ortadan kaybolmuş. Belki de kötü espirilerime o da dayanamadı ve çekip gitti, ya da bu duruma bir dur demek isteyen bir arkadaşım gizlice imha etti. Bilemiyorum. Nereye baktıysam yok, gitmiş. Şimdi pek çoğunuz "Böylesi daha iyi olmuş." diyecek biliyorum. Ama yanımda iyiydi be. Bu saatten sonra eşini benzerini de bulamayacağıma göre, sanırım arsenalde kalan son bir kötü espiriyle bu devri kapatmaktan başka yapabileceğim bir şey yok. Uzun lafın kısası, Hulk'ın desteğini kaybettim. Hükümsüzdür.

Kabak Kafa



Ekim ayını da hızla tükettiğimiz şu günlerde yabancı dizilerde, filmlerde, internette, online oyunlarda, kısaca yabancılarla iletişim kurduğumuz her alanda "Cadılar Bayramı" konsepti dikkat çekmeye başladı. Senenin ileri çıkan popüler karakterlerinin kostümlerinden (Batman, Bane, Slenderman, Psy, Tyrael vb.) değişik balkabağı oymalarına, cadılar bayramı temalı dizi bölümlerinden oyunlarda özel etkinliklere çeşitli yerlerde bir şekilde denk geliyoruz.

Doğruya doğru, önceden beri özendiğim, en azından bir şekilde partisine eğlencesine katılmak istediğim bir etkinlik bu. Bu sene bir ihtimal ucundan katılma ihtimalim de var hazır. Ama siz de benim gibi düşünüyorsanız aman her yerde dile getirmeyin. "Ecnebi mi olacan başımıza!?", "Gavur bayramı o.", "Kandili de böyle kutluyor musun?" vb şeklinde pek çok sığ tepki alırsınız. İşin dini boyutuna falan hiç girmiyorum bile.

E arkadaş kusra da bakmayın yani, devir artık iletişim devri. Doğru şekilde iletişim kurmak, insanlara sempatik gözükmek, insanların ilgisini çekmek zorundasınız bir şekilde. "Gavur" dedikleriniz bu tür etkinlikleri, eğlenceleri o kadar güzel süslüyor, pazarlıyor ki insan ister istemez görmek, katılmak istiyor. Biliyorum bu pek çok kişinin tepkisini çekecek, ama sokak ortasında kan revan içinde büyükbaş hayvan boğazlamaktansa rengarenk kostümlere girip şeker toplamak bir çocuk ve genç için çok daha cezbedici. Kendi dini görüşlerinizin gerekliliklerini yapmayın ya da değiştirin demiyoruz da, eğer aynı ilgiyi uyandırmak, bu konuda rekabet etmek ve benzer bir etki oluşturmak istiyorsanız çağa ayak uydurmanız, kendi kutlamalarımıza benzer eğlenceler, çekici konseptler dahil etmeniz şart.

Bloklar Arası Bağlantı



Koro halinde bağıran elli binden fazla kişinin uğultusunu delip geçen tiz düdük sesi kulaklarında yankılanırken hareketsiz bir şekilde boşalan çimleri izliyordu. yavaş adımlarla loş koridora doğru yönelmeden önce koridorda ilerleyen son kişi olmak için bilinçli olarak yavaş hareket ediyordu. Ama zaten pek hızlı ilerleyecek hali de kalmamıştı. Üzerindeki baskı ciğerlerini ezercesine göğsüne oturmuş, çoktan boğazını düğümlemişti. Sinirden ve çaresizlikten titreyen ellerini gizlemek için bir tanesini pahalı takım elbisesinin cebine sokuşturmuş, diğeriyle çenesini kavrayıp sıkmaya başlamıştı. O an yaşadıkları hiç beklenmedik bir şey değildi, ne kadar yetenekli ve zeki  olursa olsun şansın her zaman yanında olmayacağını biliyordu. Elindeki genç oyunculardan kurulu, bütçesi ve taraftarı kısıtlı takımla yapabileceği her şeyi yapmış beklenenin çok üzerinde bir performans göstermişti bile, ve daha fazlasını istemek haksızlık olurdu. Hele ki karşısında o güne kadar 11 maç üstüste yenilgisiz gelen ülkenin en güçlü takımı varken... Bu sonuç pek çok kişinin kafasında çoktan belliydi bile. Ve tüm hayalperestliğine rağmen o da aradaki güç farkının farkındaydı. Ama yine de hiçbir şey onu bu güne tamamen hazırlayamazdı. Takımı yeşil sahadan o uğultu arasında yavaş ve moralsiz adımlarla soyunma odasına yönelirken kendi yüzünü görüp umutsuzlukları artmasın diye özellikle en geriden gelerek adımını koridora. İstediği her şeyi yapmasına rağmen takımının gücü bu kadara yetmişti, daha ilk yarıdan 2-0 gerideydi, ve en önemli oyuncusu, takımın yıldız 10 numarası daha ilk yarıyı tamamlayamadan sakatlanıp kenara gelmişti. Bu saatten sonra bir mucize gerekliydi. Kafasının içinde çarklar dönmeye, ihtimalleri sıralayıp ikinci yarıyı defalarca zihninde oynamaya başlamıştı bile. Ama her senaryonun sonu aynı şekilde bitiyor, bir sürprize yer bırakmıyordu. Titreyerek iç cebine giden, sigara arıyan sol elini geri çekti. Şu anda ne kadar isterse istesin yakacağı sigara tüm özgüvensizliğini ortaya serecekti, ve onun güçlü olmaya, en azından güçlü gözükmeye ihtiyacı vardı. Soyunma odasından gelen yüksek sesli konuşmalar içeride şiddetli bir tartışmanın alevlendiğini gösteriyordu. Muhtemelen oyuncular özellikle ardarda gelen bireysel hatalar sonucu yenen ikinci gol için birbirlerini suçluyorlardı. Kapının önünde bir süre bekleyerek tartışmanın yatışmasını bekledi. Hem böylece içeri girince ne söyleyeceğini düşünmek için de vakit kazanmış olacaktı. Kafasında ne kadar tartarsa tartsın kesin bir karar veremiyordu. Çok deneyimli bir teknik direktör değildi, ama bu işe başladığından beri ilk defa kendisini bu kadar çaresiz hissediyordu. Derken birden durdu. Elini kırlaşmaya başlamış saçlarının üzerinden geriye atıp omuzlarını dikleştirirken yüzüne hafif bir gülümseme yayıldı. Ne yapacağına karar vermişti. Madem dibe batacaktı, o halde en azından şanına yakışır bir şekilde, izleyen hiçkimsenin unutamayacağı bir şekilde olacaktı bu. Olur da bu sürprizi işe yararsa günlerce medyada "dahi teknik direktör" diye anılacağının, yok yenilgiyi perçinlerse de "nasıl saçmaladığına dair uçsuz bucaksız konuşulacağının farkındaydı. Çünkü futbolda tek gerçek, tek umursanan skordu. Artık geri dönüş yoktu, gülümsemesi yerini sırıtışa bırakırken kapıyı açarak içeri girdi. Birazdan söyleyeceklerine hiçbir oyuncusu inanamayacaktı.

Evvett! Bir Football Manager oyunu daha geliyor. Raflardaki yerini 2 Kasım'da alacak, ama ön siparişler çeşitli mağazaların internet sitelerinde çoktan açıldı. Her Türk erkeğinin uzman olduğu iki ana konudan biri (!) olan futbolu (diğeri de siyaset zaten) dilediği gibi yaşayabileceği, o bilgi kırıntılarından zafere giden bir kule inşa edeceği oyunun yeni versiyonunun çıkmasına artık sayılı günler var. Nihayet Galatasaray'ımızı, Fenerbahçe'mizi, Beşiktaş'ımızı şampiyonlar ligi şampiyonu yapabileceğiz, dünya devlerini ipe dizer gibi birbiri ardına hezimete uğratabileceğiz. Zaman egomuzu şişirme zamanıdır. İşler ters giderse zaten her zaman için Save/Load var :) Biliyorum, biliyorum, öyle tadı çıkmıyor, ben de kullanmıyorum zaten.

Her sene yenilenen, ve her seferinde tam "Lan adamlar ineği sağdıkça sağıyor, her sene bi kadro güncellemesiyle aynı oyunu kakalıyor bize. Bu sene almayacağım valla" derken yine 1-2 tane gönlümüzü çalan güzel yenilik ekleyerek yine bizi kandırıyor. Uykusuz vize dönemleri, işe geç kalmalar, kız arkadaşlardan ilgisizlik tripleri geri geliyor. Peki siz hayatınızı tekrar bu oyuna, daha doğrusu bu simülasyona adamaya hazır mısınız? Tekrar yıldız oyuncuların kaprisleriyle uğraşıp rakip kulüplerle oyuncu için didişmeye, maç sonrası kafanızda basın toplantısı diyalogları canlandırmaya, şampiyonluk garantilendikten sonra sahaya gençleri sürüp keyifle arkanıza yaslanmaya, sözleşmesi bitip boşa çıkmış oyuncuları istediğiniz fiyata yanaşana kadar boşta bekletip bir yandan da başka onlara yanaşan kulüp var mı diye paranoyakça her gün kontrol etmeye, kulüp başkanından "Patron 3-5 bişeyler at da adam alalım takıma, defans dökülüyo" diye transfer parası istemeye ve daha nicesine?

Yine hoş yenilikler ve son versiyonun üzerine gerekli düzeltmeler var, teker teker burada listelemeyeceğim. Ancak özellikle Türk oyunculara bir müjde, geçen sene Türkiye'den yeterli satış rakamına ulaşan ve korsana karşı savaşından galip ayrılmanın haklı gururunu yaşayan SI Games, bu sene oyuna Türkçe dil desteği eklediğini açıkladı. Böylece her sene oyun çıktıktan sonra aylarca Türkçe yama bekleyen büyük bir kitle artık gönüllü çevirmenlerin çeviriye zaman bulmasını beklemeyecek. Başlı başına bu bile oldukça hoş bir gelişme, sadece dil desteği olarak bir mutluluk değil, uluslararası bir oyun firmasının gözünde artık potansyel bir pazar olarak değer kazandığımızın göstergesi. Özellikle son dönemde Steam'in de çabasıyla oyunlarda orjinal kullanım artışı ve bedava oyunlardaki yüksek oyuncu sayısı pek çok oyun firması için Türkiye'yi aktif pazarlar arasında önemli bir yere soktu. 

Oyundaki tek yenilik Türkçe desteği değil tabii ki, şöyle bir bakınca benim gibi İngilizce oynayanların da güzel eklemeler mevcut. Çıkış zamanı yaklaştıkça heyecanımızı da arttırıyor yine Football Manager. 2 Kasım'a kadar acil işlerinizi bitirin, sonrasında bir süre etrafta gözükmeyebilirsiniz ;)

10 Ekim 2012 Çarşamba

Akıntı

Çalışmaya ilk başladığımda o hissettiğim arada kalmışlık, o düzen değişikliği ve üzerimdeki yük sonucu yaşadığım şoku hala unutamıyorum. Hoş, üzerinden öyle çok uzun seneler geçmiş de değil, bu kadar şiddetli olmasa da üç aşağı beş yukarı hatırlardım şu anda. Ama her ne kadar olabildiğince yavaş ve hatta geç bir geçiş olsa da kafamın içinde aylarca "Bundan sonra hayatım böyle mi yani şimdi?" sorusunun yankılanmasına, çeyrek yaş krizinin tüm ağırlığıyla çökmesine ve hayatımı sorgulamaya sebep olmuştu. Üniversitenin kıymetini ve o zamanı nasıl yeterince kullanamadığımı yüzüme çarpan bir monotonluktu beni bekleyen. Ve bu monotonluğun etkisini hem psikolojik hem de fiziksel olarak hissetmem uzun sürmedi. Öyle ki bu güçlü iş yaşamı akıntısı sağa sola, kayalara çarpa çarpa sürüklemeye başladığında ben kendimi korumak bir yana dursun, daha hala ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Bugün Türkiye standartlarına göre oldukça iyi koşulları olan bir yerde çalışmama rağmen zaman zaman benzer düşünceler zihnimi kemirmeyi sürdürüyor. Bir insanın hafta içlerinin komple elden gitmesi, iş hayatının kişinin tüm zamanına yayılan ağırlığı herkesin karşılaştığı ve alışana kadar oldukça zorlandığı bir durum. Ve o alışma anda farkettiğim bir şey vardı, bugün hala savunduğum ve hayatımı ona göre şekillendirmeye çalıştığım bir düşünce: "İnsanı yaşlandıran şey geçen yıllar değil hayatının monotonlaşmasıdır". 

Gerçekten bir süre sonra hafta içleri tüm günü alan iş hayatı, ve akşama artık çalışmaktan yorulmuş zihinle geçen, haftasonları ise standartlaşan kısa süreli dinlenme etkinlikleriyle doldurulan hayat bir süre sonra kaçınılmaz oluyor, bu da bir yerden sonra zihnen yaşlılığı getiriyor. Fiziksel yaşlılık zaten zihnin tetiklemesiyle erken ve hızlı başlamaya müsait. Ve bu döngüyü kırıp sürekli değişik bir şeyler yaptıkça, farklı seçenekler değerlendirildikçe o atalet, o yorgunluk, o "vitesi boşa aldık işte o günü tamamlıyoruz"culuk bayağı azalıyor, insan hayat doluyor. Özellikle yazın çok ağırlaşan başka koşullardan dolayı bu çabalarımı bir süre kenara bırakmak zorunda kaldım, o koşullar da başka bir yazının konusu, ama yavaş yavaş tekrar vitesi yükseltip o halime döndükçe üzerimdeki ölü toprak da yavaş yavaş kayıp gidiyor.

Ama bu döngüyü kırmak da öyle kolay değil tabii. İşte burada herkesin kendine has yöntemleri devreye giriyor. Benim "Her sene yeni bir spora başlamak, en az 2 tatil yapmak, her fırsatta hiç bilmediğim bir yere giderek gezip görmek, listelediğim kitap ve filmleri bitirmek" vb gibi kendime koyduğum bazı hedefler var. Arada da hiç kendimden beklenmeyecek, değişik hobiler deneyerek en azından sıradanlıktan biraz sıyrılıyorum. Bu artık bir zorunluluk. Yoksa o iş hayatı monotonluğu önce çevremizi sarıyor, sonra kendimizi bu akıntıya bıraktığımız anda tutunacak bir dal bulamadan sürüklenip ufukta kayboluyoruz. O akıntıda gücümüz tükene kadar amaçsızca boğuşup sonra yavaş yavaş boğulmamak için aradığınız gençlik pınarı işte tam burada, 2 kelimelik bir cümlede gizli: "Monotonluktan kaç!". Çünkü dediğim gibi, insanı yaşlandıran şey geçen yıllar değil hayatının monotonlaşmasıdır.

9 Ekim 2012 Salı

Hello World

Merhaba diyerek başlamak iyidir her zaman. Ne kadar sık kullanılırsa kullanılsın, samimiyetini kaybetmeyen sihirli nadir kelimelerden "Merhaba". "Neden İngilizce bu başlık?" derseniz, o da bir programcı espirisi. Malum, her bilgisayar mühendisine ilk yazdırılan koddur, bilgisayarda "Hello World" yazısı çıkartmak. Hoş, bilgisayar mühendisi de değilim ama, ucundan kıyısından biraz espiriden de faydalanmasam olmazdı.

Yıllardır, belki de 10 seneyi aşkın süredir kafamda olan, ama sürekli ertelediğim, kimi zaman vaktim olmadığı kimi zamansa, hatta çoğunluklaysa üşendiğim bir şeydi blog yazmak. Yıllar önce adresi de almama rağmen bir türlü başlayamamıştım, ama bugün bir şekilde o enerjiyi toplayabildim. Kafamda birikmiş, yazacak çok şey var aslında. Kimisi zamanla eriyip gitse de, ya da güncellğini yitirse de bir kısmı hala aklımda. Dolayısıyla ilk birkaç gün, hele ilk günler hevesiyle biraz bombardmana uğratabilirim blogu. Sonrası mı? İşte orası konusunda çekincelerim var. Ama şimdilik hedefim blogu olabildiğince sık güncellemek olacak.

Peki ne üzerine yazacağım? Aslında internette çok güzel sayısız blog gördüm. Bir kısmı genel olarak dışarı fikirlerini etrafa yaymak, hatta zaman zaman makineli tüfek gibi yaylım ateşi açmak için kullanıyor, bir kısmı aklına gelen her şeyi uzun uzun belirtiyor. Kimisi gezi veya tecrübelerini yansıtırken, kimisiyse belli bir alana (yemek, spor, finans, sinema vb.) yoğunlaşarak o konuda daha profesyönel bir bloga girişiyor. Kimisi birilerine sesini duyurup ulaşmak derdindeyken kimisi ise sadece yazıp içini dökmek istiyor. Hepsinin tadı, keyfi farklı. Ben sanırım aklıma geldikçe her konu hakkında yazacağım. Sürekli olarak fikirlerimi, tecrübelerimi, görüşlerimi paylaşacağım. Benim kişisel fikirlerimden çevredeki olaylara yorumlarıma, spordan sinemaya edabiyata, bilgisayar oyunlarından problemlerime kadar her konuda bir şeyler eklemek gibi bir planım var.

Konu aksini gerektirmedikçe (örneğin derinlemesine bir inceleme olmadıkça) öyle çok uzun yazmayı düşünmüyorum, uzun yazıların daha başlamadan önce gözü korkutup okuyucuyu yıldırdığının farkındayım. Ve genel olarak uzun yazmayı seven biri olarak yazıları kısaltmak da ayrı bir dert. Ama potansyel okuyucu için kolaylık adına bu kadarına katlanacağız artık. Gerçi daha ilk yazıdan uzattıkça uzattık, pek güvenilirlik kalmadı. Zaten bir süre sonra blog şekillenir, tarzını ve konseptini tutturur diye düşünüyorum. Artık elimizdeki koca taş yığınına ilk darbeleri vurmaya başlayalım, bakalım altından nasıl bir heykel çıkacak...

Hepiniz hoşgeldiniz.