"Ülkede çivisi çıkmadık konu, kadrolaşılmamış kurum kalmayacak." ilkesi artık nasıl bir azimle ve kararlılıkla uygulanıyorsa tüm birincil hedefleri hızla bitirip tenise kadar uzandı. Geçtiğimiz turnuvada yetersiz bakanların halkça yuhalaması ile başlayan olaylar önce tüm dünyada elit kabul edilen tenis izleyicilerine "terörist" yakıştırması yapan odunca bir cevapla iyice gündeme oturdu, sonra federasyonda koltukları salladı. Kabak tüm artniyetleri, kifayetsizlikleri ve densizlikleriyle hak ettiği tepkiyi alan bakanların (ve kurumlarının) değil tenisin başına patladı yani. İktidarın kadrolaşmasıyla şaşırtıcı bir hızla yükselişe geçen ve muhtemelen tenis hakkında tek bilgisi tenis topunun rengi (o da belki) olan yeni federasyon başkanımız konusunda söyleyecek çok şey var. Ama bunun yerine tenisin çok daha renkli bir yüzüne, Mansour Bahrami'ye bakacağız bu yazıda.
Bir kısmınız bir ara Facebook'ta meşhur olmuş Boris Becker ile yaptığı maçtaki komik hareketlerle dolu yukarıdaki videosundan kendisini tanıyabilir. Tenis dünyasının en renkli simasıdır Mansour Bahrami. En az bıyıkları kadar komik, alışılagelmişin dışında ve izleyiciyi kahkahalara boğan oyun stiliyle katıldığı her turnuvada ilgi odağı olmayı başaran, tenisi sadece spor değil bir eğlence, bir stand up, bir gösteri olarak sunan bir tenisçi. Bacak arasından karşıladığı toplarla, servis atışında attığı fakelerle, slow motion hareketle top karşılamasıyla, bilinçli olarak geçtiği ıskalarla, hatta zaman zaman sandalyede oturarak sürdürdüğü oyunuyla bir fenomen olmuş, yaptığı gösteriyle hem tenis severlerin kalbini kazanmış hem de tenise olan ilgiyi arttırmış bir şovmen. Kalabalığı bu tür beklenmedik hamleleriyle ve şova yönelik oyunuyla coşturma hevesi gençliğinde ona çok turnuvaya ve ödüle malolsa da bu hevesinden hiç vazgeçmemiş, ve bu şekilde bugünkü eşsiz haline gelmiş. Belki hiçbir zaman dünyanın bir numaralı tenisçisi olamadı, ve olamayacak. Ama eşsiz bir tenisçi ve hayran kitlesi geniş bir sporcu olmak için illa en iyi olmak gerekmediğini açıkça gösterdi. Öyle ki kendisi pek çok turnuvaya direkt olarak davet alan ve muhtemelen ATP turnuvalarında sırf oynaması için bile para ödenen belki de tek tenisçi olarak kalacak.
Bugünkü ününe, insanları kahkahalara boğan oyununa ve tutkuyla olduğu teniste geldiği pozisyona kavuşması pek de kolay olmamış. Aslında tüm bu neşesinin ardında çok hüzünlü bir hikaye var. Fransız vatandaşlığıyla turnuvalarda yer alsa da adından da anlaşılacağı gibi kendisi aslen İranlı. İran'da doğmuş, orada büyümüş. Tenise olan tutkusu ise fakirliğiyle başlamış. Paraya ihtiyacı olduğundan daha çocuk yaşta zenginlere yönelik bir tenis merkezinde top toplayıcı olarak işe başlamış. Burada tanıştığı tenis ise kendisi için zamanla tutku halini almış. Kimse bakmazken kendi yaptığı raketiyle tenis oynamaya çalıştığı için defalarca güvenlik görevlilerinden dayak yemişse de yılmamış, adeta demir gibi dövüle dövüle stilini şekillendirmiş. Maçlara çıkması da bir başka tesadüf. Dönemin bir turnuvasına katılacak İran takımında oyuncu eksikliği olunca yıllarca dövdükleri Mansour'a bir şans vermişler, o da bunu iyi kullanıp hem daha 16 yaşındayken takımını başarıya taşımış, hem de içindeki cevheri herkese göstermiş.
Bundan sonrası rahat olmuştur diyorsunuz değil mi? Yanıldınız. Bin dokuz yüz yetmişler... İran İslami devrimi, tenis de yasaklı sporlar arasına girince Mansour Bahrami 3 sene boyunca tavla turnuvalarıyla yetinmiş, tavlada da milli takıma kadar yükselse de tatmin olmamış, tekrar tenise başlamak adına tüm birikimlerini toplayıp bir şekilde Fransa'ya kaçmış. Burada zor bir dönem geçirmesinde muhtemelen o dönemde İran'dan gelme bir yabancı olarak önyargılarla baş etmeye çalışmasının yanısıra tüm parasını kumarda kaybetmesinin de etkisi vardır. Eli rahat durmuyor ki adamın? Neyse ki kendisini destekleyen dostlar bulmuş da, en azından turnuvalara katılmaya yetecek parayı toparlamış. Sonrası zaten malum. Yeteneği sayesinde hızlı bir yükseliş, ama espiritüel oyun stili yüzünden hep kendini frenlemesi... Şimdi keyfi yerinde. Hayatı rahat, ailesini kurmuş, yılın 9 ayını turnuvalarda tutkusuyla geçiriyor. Tırnaklarıyla kazıyarak çıktığı bu noktayı da sonuna kadar hakediyor.
Neden böyle şova yönelik oynadığı, karşılaştığı en sık sorulardan. Cevabıysa insanın içine işliyor. Boş kortlarda kendi yaptığı yırtık pırtık raketiyle gizli saklı oynayan, yarım saate, o olmadı bir saate yakalanıp dayak yiyeceğini bilse bile bunu göze alan çocukluğunu hatırlayan Bahrami, "O günleri hiç unutmadım. Ve bugün beni izleyen herkes benim o gün o topu duvara çarptırarak aldığım zevki almalı. Amacım bu. Tenis herkese aynı zevki" diyor. Ve bugün, aradan on yıllar geçmişken, hayatı boyunca yaşadığı onca sıkıntıya rağmen yüzüne baktığınızda Bahrami'nin gözlerinde hala aynı çocuksu neşeyi, aynı keyfi, aynı heyecanı görebiliyorsunuz.
Umarım bir gün ben de tutkularımın peşinden böyle gidebilirim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder