Çalışmaya ilk başladığımda o hissettiğim arada kalmışlık, o düzen değişikliği ve üzerimdeki yük sonucu yaşadığım şoku hala unutamıyorum. Hoş, üzerinden öyle çok uzun seneler geçmiş de değil, bu kadar şiddetli olmasa da üç aşağı beş yukarı hatırlardım şu anda. Ama her ne kadar olabildiğince yavaş ve hatta geç bir geçiş olsa da kafamın içinde aylarca "Bundan sonra hayatım böyle mi yani şimdi?" sorusunun yankılanmasına, çeyrek yaş krizinin tüm ağırlığıyla çökmesine ve hayatımı sorgulamaya sebep olmuştu. Üniversitenin kıymetini ve o zamanı nasıl yeterince kullanamadığımı yüzüme çarpan bir monotonluktu beni bekleyen. Ve bu monotonluğun etkisini hem psikolojik hem de fiziksel olarak hissetmem uzun sürmedi. Öyle ki bu güçlü iş yaşamı akıntısı sağa sola, kayalara çarpa çarpa sürüklemeye başladığında ben kendimi korumak bir yana dursun, daha hala ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Bugün Türkiye standartlarına göre oldukça iyi koşulları olan bir yerde çalışmama rağmen zaman zaman benzer düşünceler zihnimi kemirmeyi sürdürüyor. Bir insanın hafta içlerinin komple elden gitmesi, iş hayatının kişinin tüm zamanına yayılan ağırlığı herkesin karşılaştığı ve alışana kadar oldukça zorlandığı bir durum. Ve o alışma anda farkettiğim bir şey vardı, bugün hala savunduğum ve hayatımı ona göre şekillendirmeye çalıştığım bir düşünce: "İnsanı yaşlandıran şey geçen yıllar değil hayatının monotonlaşmasıdır".
Gerçekten bir süre sonra hafta içleri tüm günü alan iş hayatı, ve akşama artık çalışmaktan yorulmuş zihinle geçen, haftasonları ise standartlaşan kısa süreli dinlenme etkinlikleriyle doldurulan hayat bir süre sonra kaçınılmaz oluyor, bu da bir yerden sonra zihnen yaşlılığı getiriyor. Fiziksel yaşlılık zaten zihnin tetiklemesiyle erken ve hızlı başlamaya müsait. Ve bu döngüyü kırıp sürekli değişik bir şeyler yaptıkça, farklı seçenekler değerlendirildikçe o atalet, o yorgunluk, o "vitesi boşa aldık işte o günü tamamlıyoruz"culuk bayağı azalıyor, insan hayat doluyor. Özellikle yazın çok ağırlaşan başka koşullardan dolayı bu çabalarımı bir süre kenara bırakmak zorunda kaldım, o koşullar da başka bir yazının konusu, ama yavaş yavaş tekrar vitesi yükseltip o halime döndükçe üzerimdeki ölü toprak da yavaş yavaş kayıp gidiyor.
Ama bu döngüyü kırmak da öyle kolay değil tabii. İşte burada herkesin kendine has yöntemleri devreye giriyor. Benim "Her sene yeni bir spora başlamak, en az 2 tatil yapmak, her fırsatta hiç bilmediğim bir yere giderek gezip görmek, listelediğim kitap ve filmleri bitirmek" vb gibi kendime koyduğum bazı hedefler var. Arada da hiç kendimden beklenmeyecek, değişik hobiler deneyerek en azından sıradanlıktan biraz sıyrılıyorum. Bu artık bir zorunluluk. Yoksa o iş hayatı monotonluğu önce çevremizi sarıyor, sonra kendimizi bu akıntıya bıraktığımız anda tutunacak bir dal bulamadan sürüklenip ufukta kayboluyoruz. O akıntıda gücümüz tükene kadar amaçsızca boğuşup sonra yavaş yavaş boğulmamak için aradığınız gençlik pınarı işte tam burada, 2 kelimelik bir cümlede gizli: "Monotonluktan kaç!". Çünkü dediğim gibi, insanı yaşlandıran şey geçen yıllar değil hayatının monotonlaşmasıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder