16 Ekim 2012 Salı

Sweet November

Henüz istediğim performansta değilim, yazılarımın akıcılığı hala çok içime sinmiyor, ve istediğim gibi de kısaltamadım yazıları. Ama yavaş yavaş ısınıyoruz işte. Yazdıkça ısınıyorum, ufaktan düzelmeye başlayacağım.

Bu arada malum, bayram yaklaşıyor. Ben biraz da oburluk yaptım, başından kıçından birazcık doldurdum, izni uzattım. Kendime de ona göre bir tatil planladım. Bir süre buralarda olmayacağım, pek ilgilenemeyebilirim. Buralarda derken, kıta bazında konuşuyorum, Avrupa ya da Asya'da yokum. Bir süredir taslak olarak bekleyen 3-4 yazıyı da alelacele düzeltip ardarda yolladım. O yüzden bugün bi yazı bombardmanı oldu. Bu yazıların eksiği kusuru varsa sonra bi ara tekrar elden geçiririz.

En kötü Kasım'da görüşürüz artık.

Dredd

Bu blogu takip edecekseniz (tabii eden varsa) benimle ilgili bilmeniz gereken bir şey, tam bir bilimkurgu/fantazi hastası olduğum. O yüzden bu konularda da yazılarımı göreceksiniz ileride, haberiniz olsun. Hatta bu konuda şimdilik kendime sakladığım ufak tefek projelerim bile var ilerisi için. Benim hakkımda ikinci bir bilgi ise yaşlılık fobim olduğu. Yaşlanmaktan ölümüne korkuyorum. İlk beyaz saç telini 5 yaşında farketmiş biri için (evet evet abartmıyorum, çocuk berberinde koltuğun kol koyma yerleri üzerine yerleştirilmiş tahta üzerinde oturacak kadar minicikken berber çekip koparmıştı o teli, sonra da bana göstermişti "Bak saçın beyazlamaya başlamış, yaşlanıyosun şimdiden" diye. Artık nasıl bir şok yediysem aradan bu kadar zaman geçti, hala hatırlıyorum) evrenin müthiş bir şakası daha heralde bu fobi. 


İşte bu iki bilgiden sonra Dredd hakkında yazmasam olmazdı. 3. Dünya Savaşı'nın ardından dağılmış fütüristik bir dünyada kontrolsüz nüfus, sınırlı kaynak ve bunların sonucu olarak sınırsız suça karşı önlem olarak oluşturulmuş polis, yargıç ve cellat görevlerinin hepsini üstlenen ve kısaca "Yargıç" denilen adalet biriminin (bir nevi Türk polisi işte) bir üyesi olan Yargıç Dredd'in hikayesi bu. Esasında bir çizgiroman serisi, filmler de bu çizgiromanların uyarlaması.

Fütüristik bilimkurgu kısmını yazdık, peki yaşlılık nerede? Hemen söyleyeyim, bu Dredd'in ilk filmi değil. Bundan yıllar önce Sylvester Stallone'nin oynadığı bir film daha vardı. Yıllar önce kendi vaktinin hit filmi olarak izlediğimiz filmlerin tekrar çevrimlerine rastlamaya başladıysak artık bayağı yaşlanmışız demektir. Düşünün artık, koca bir kuşak o filmleri izlemiş, sonra büyümüş de o filmi baştan çekiyorlar. Daha önce kendi yaşlılığıyla yüzleşen Stallone'un Rocky ve Rambo filmlerine devam çekmesi de bu kadar etkili olmasa da benzer bir his uyandırmıştı. Rambo'nun son filmi çok kötü olsa da Rocky beklentimin aksine çok çok güzeldi, izlemediyseniz izleyin.  Neyse, konumuza dönersek özellikle yakın dönemde tekrar çevrimi vizyona giren Total Recall'la beraber bu ikisi fena halde tetikledi fobimi. En azından Total Recall'un aksine Dredd konu olarak eski filmden tamamen farklıydı, aynı dünyadaki başka bir hikayeyi anlatıyordu.

Aslında anlatacağımı anlattım, derdim filmden çok filmi görünce yaşadığım sinir stresti de, adettendir biraz filme de değineyim. Konu psişik güçleri olan taş hatun çömezin bizim odun ruhlu Dredd'le ilk gününü anlatıyor. Şans bu ya, daha ilk günden ikisi şehrin en pis bölgesinde, şehre yeni bir uyuşturucu dağıtmaya başlamış bir çetenin kapanına kısılıyorlar. Bundan sonra da olaylar karışıyor zaten. Bol bol aksiyon, ucundan kıyısından Die Hard havası.

Film genel olarak hem dünyayı hem de çizgiromanları çok güzel yansıtmış. Asla kaskını çıkarmayan ve hep asık suratlı Dredd, şehirdeki kaos, dünyadaki ümitsizlik güzel yansıtılmış. Bir tek gavurun "cheesy" dediği espiritüel havasını kısmışlar, o da heralde filmin ciddiyetini bozmamak için. Ancak filmin bir eksiği senaryo ve kurgu eksikliği. Ellerinde müthiş senaryolara gebe olabilecek çok detaylı bir kurgusal dünya varken buna bu kadar basit bir senaryo çekmek, o geniş dünyayı yansıtmayarak izleyiciyi tek bir binaya kilitlemek işin ucuzuna kaçmak ve eldeki güzelim kaynakları heba etmek olmuş bence. Bu konseptle neler neler çıkabilirdi oysa ki... 

Yine de ümitliyim. Eğer bu filmi bi "Du bakalım, tutacak mı?" diye nabız yoklamaya çekmişlerse ve bu kadroyla seri halinde devam ederlerse çok güzel filmler çıkabilir ileride.

Kapatıyoruz

Yok yok, ben daha kapatmıyorum. Daha zaten dün bir, bugün iki. Başlık başka yere gönderme, oraya da geleceğim şimdi. Hoş, korkacak korkmayacak kimse var mı ondan da emin değilim. Kendim çalıp kendim oynuyorum buralarda sanki.


Hani bilirsiniz, böyle bir mağaza var. Kapatıyoruz diye koca ilanı açıp sonra batmaktan kurtulan. Adam o kadar kar etti ki, bırak kapatmayı şube açtı, mağaza zinciri kurdu "Kapatıyoruz" diye. Türk kurnazlığı işte... Diyecektim ki bize özel değilmiş bu durum.

Yıllardır "Scorpions dağılıyor" muhabbeti döner durur. Sadece arkadaş ortamında konuşulmuyor, koca koca radyo istasyonları, müzikle profesyönel olarak ilgilenenler falan diyor, hatta kendileri de diyor. Ama bir bakarsın ki adamlar dünyayı turlayıp duruyorlar. "Dağılıyoruz, bakın son kez dinleyin bizi" diye diye cepleri doldurdukça dolduruyor. Koca Scorpions'un böyle çakallığa ihtiyacı var mı? Yok demeyi isterdim de yeni jenerasyonun müzik zevkine bakınca şüphelenmiyor da değil insan. 

Sonuçta adamların taktik tuttu. Yıllardır "dağıldı dağılacak" grup o turne senin bu konser benim geziyor. 2013'te de "son kez" Türkiye'ye geliyorlarmış, haberiniz olsun. Hoş, yanlış hatırlamıyorsam daha önce de geldiler son kez yakın zamanda ama. Ne olur ne olmaz. Yakında grubun adını da "Dağılıyoruz" diye değiştirirlerse şaşmamak lazım.

Koca Scorpions'un böyle dalga malzemesi olmasına da üzülüyor insan bir yandan da, çok zorladınız, kendiniz bu hale düştünüz be abi... Neyse, en klasik parçalarını koyalım da, saygısızlığımızı örtbas edelim bari. 

Ha bi de, yakın zamana kadar "örtbas etme"yi "örtpas etmek" diye biliyordum ben. O da benim ayıbım olsun, o kadar Scorpions'la dalga geçtikten sonra günah çıkarayım biraz.


Yorum Yok

Bayağı bir süredir içimi yiyen, bir türlü sindiremediğim bir şeyi kusacağım şimdi. İçten içe göğüs kafesimi kemirdi durdu zaten, ara ara aklıma geliyor, kafama takılıp keyfimi kaçırıyor.



Bir insana edeceğiniz en büyük hakaretlerden biridir cevap vermemek. Direkt olarak "Seni hiiiç sallamıyorum bile." demektir. O an vaktin yoksa sonradan bir cevap verir kusra bakma şöyleydi dersin. Yok eğer hiç uğraşmak istemiyorsan baştan savma bir cevapla geçiştirirsin. Hatta gıcık olduysan sevmiyorsan da terslersin, sert çıkarsın, hatta gerekliyse hakaret bile edersin ama yine de bir cevap verirsin. Yoksa o insanı kırarsın. İstediği kadar iri kocaman gözüksün, istediği kadar neşeli, uyumlu, umursamaz olsun, buna kırılır insan.

Bir insanı komple cevapsız bırakmak direkt olarak onurunu kırmaktır, bekletmektir, yapılabileceklerin en kötüsüdür. Mesela bu insan aynı gün içerisinde pek çok kez aramış, belki sonradan görünür diye mesajlar atmışken hiç umursamamak, sonrasında, günler haftalar sonra bile geri dönüş yapmamak, sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranmak... Aynı tavrı tutarlı olarak çeşitli platformlarda sürdürmek... Tüm bunlara rağmen özür falan beklemeye gerek yok, sadece bir "ya o sırada şu vardı cevap veremedim" açıklaması yeterliyken bunu bile çok görmek...

Bir kere iki kereye tesadüftür, istemsizdir diye düşünürken, yine iyimser düşünmeye çalışırken bu olay devam ediyorsa, kazara iletişime geçmeyi başarınca da baştan savmalık, hatta satır arasında "zorlama" diye bir yanıt geliyorsa tüm bunların verdiği mesaj açık zaten. Daha zorlayıp gururu ayaklar altına almanın ve o kişiyi mutsuz etmenin gereği yok. Karakter gereği her şeyin hele hele böyle şeylerin sebebini merak ederim, niye böyle oldu, neden böyle yaptı diye içim içimi yer de, artık bu saatten sonra da sorulmaz... Tek parçası kaybolmuş puzzle gibi kalacak bu durum artık. Kaybolmuş demek de hata aslında, parçanın yeri de belli de, elektrik süpürgesi yutmuş, artık erişilmez diyelim. Zihni tırmalayıp hep merak ettirecek, cevabı olmayan ağır bir bilmece. Cevabı elbet vardır da, erişime kapalı. Geriye yapılacak tek şey bozuntuya vermemek...

15 Ekim 2012 Pazartesi

*Sniff*

Otrivine mevsimini açtık nihayet. Havalar öğle saatlerinde hala sıcak gibi gözükse de yazın bittiğini iyice hissettiriyorlar İstanbul'da. E hissettirsinler de zaten, Ekim'i ortaladık artık.

Gündüz sıcağına kanıp yine cam pencere açık yatınca şifayı kaptık tabii... Kaç gündür boğazda gıcık, öksürükler hapşırıklar gırla. Allahtan burun damlası gibi hayat kurtarıcı bir silahım var da geceleri en azından nefessizlik ortadan kalkıyor, biraz rahat ediyorum. Gerisi için artık kahveye çaya talim.

Giderayak hasta olmasaydım şaşardım zaten.

12 Ekim 2012 Cuma

Kayıp Hulk

Bir yerlerden elime bir Hulk tasosu geçmişti. Hani şu "The Incredible Hulk" var ya, Marvel çizgiroman kahramanı, yeşil dev. İşte o. Bildiğin taso yapmışlar. Heralde zamanında yediğim bir cipsten falan çıkmış, evde gereksiz eşya çekmecemin (evet herkes gibi benim de var bunlardan bir tane, içinde neler yok ki?) derinliklerinde bulmuştum. Sırf bazı samimi ve bunu hakeden arkadaşlarıma kötü espiri yapmak için son 3 aydır falan yanımda gezdiriyordum. Böyle bir muhabbet sırasında yapacağımı iddia ettiğim bir şeyde bana mı inanmadılar? "Hulk'ın desteği yanımda oğlum!" diye cebimden çıkartıyordum. Ya da bir konuda kararsızsak "Hulk oylaması yapalım, yazı mı tura mı?" diye havaya atıyordum. Biraz alkollü ortamda ucu bucağı olmayan ve kısır döngüye girmiş politik tartışmadan sıkılınca "Hulk'ın sesine kulak verin" diye çıkartıp masaya vurmuşluğum bile var tasoyu. Evet evet, sırf kötü espiri yapabilmek için yanımda malzeme taşıyordum. Neden diyecek olursanız o kötü espiri beyin sinapslarında iletilirken küçülen gözbebeklerini, kaçan yaşam enerjilerini ve çaresizlikten hareketsiz kalışlarını ve yavaş yavaş çöküşlerini izlemek sadistçe bir zevk veriyordu. 

Geçen gün farkettim, Hulk ortadan kaybolmuş. Belki de kötü espirilerime o da dayanamadı ve çekip gitti, ya da bu duruma bir dur demek isteyen bir arkadaşım gizlice imha etti. Bilemiyorum. Nereye baktıysam yok, gitmiş. Şimdi pek çoğunuz "Böylesi daha iyi olmuş." diyecek biliyorum. Ama yanımda iyiydi be. Bu saatten sonra eşini benzerini de bulamayacağıma göre, sanırım arsenalde kalan son bir kötü espiriyle bu devri kapatmaktan başka yapabileceğim bir şey yok. Uzun lafın kısası, Hulk'ın desteğini kaybettim. Hükümsüzdür.

Kabak Kafa



Ekim ayını da hızla tükettiğimiz şu günlerde yabancı dizilerde, filmlerde, internette, online oyunlarda, kısaca yabancılarla iletişim kurduğumuz her alanda "Cadılar Bayramı" konsepti dikkat çekmeye başladı. Senenin ileri çıkan popüler karakterlerinin kostümlerinden (Batman, Bane, Slenderman, Psy, Tyrael vb.) değişik balkabağı oymalarına, cadılar bayramı temalı dizi bölümlerinden oyunlarda özel etkinliklere çeşitli yerlerde bir şekilde denk geliyoruz.

Doğruya doğru, önceden beri özendiğim, en azından bir şekilde partisine eğlencesine katılmak istediğim bir etkinlik bu. Bu sene bir ihtimal ucundan katılma ihtimalim de var hazır. Ama siz de benim gibi düşünüyorsanız aman her yerde dile getirmeyin. "Ecnebi mi olacan başımıza!?", "Gavur bayramı o.", "Kandili de böyle kutluyor musun?" vb şeklinde pek çok sığ tepki alırsınız. İşin dini boyutuna falan hiç girmiyorum bile.

E arkadaş kusra da bakmayın yani, devir artık iletişim devri. Doğru şekilde iletişim kurmak, insanlara sempatik gözükmek, insanların ilgisini çekmek zorundasınız bir şekilde. "Gavur" dedikleriniz bu tür etkinlikleri, eğlenceleri o kadar güzel süslüyor, pazarlıyor ki insan ister istemez görmek, katılmak istiyor. Biliyorum bu pek çok kişinin tepkisini çekecek, ama sokak ortasında kan revan içinde büyükbaş hayvan boğazlamaktansa rengarenk kostümlere girip şeker toplamak bir çocuk ve genç için çok daha cezbedici. Kendi dini görüşlerinizin gerekliliklerini yapmayın ya da değiştirin demiyoruz da, eğer aynı ilgiyi uyandırmak, bu konuda rekabet etmek ve benzer bir etki oluşturmak istiyorsanız çağa ayak uydurmanız, kendi kutlamalarımıza benzer eğlenceler, çekici konseptler dahil etmeniz şart.

Bloklar Arası Bağlantı



Koro halinde bağıran elli binden fazla kişinin uğultusunu delip geçen tiz düdük sesi kulaklarında yankılanırken hareketsiz bir şekilde boşalan çimleri izliyordu. yavaş adımlarla loş koridora doğru yönelmeden önce koridorda ilerleyen son kişi olmak için bilinçli olarak yavaş hareket ediyordu. Ama zaten pek hızlı ilerleyecek hali de kalmamıştı. Üzerindeki baskı ciğerlerini ezercesine göğsüne oturmuş, çoktan boğazını düğümlemişti. Sinirden ve çaresizlikten titreyen ellerini gizlemek için bir tanesini pahalı takım elbisesinin cebine sokuşturmuş, diğeriyle çenesini kavrayıp sıkmaya başlamıştı. O an yaşadıkları hiç beklenmedik bir şey değildi, ne kadar yetenekli ve zeki  olursa olsun şansın her zaman yanında olmayacağını biliyordu. Elindeki genç oyunculardan kurulu, bütçesi ve taraftarı kısıtlı takımla yapabileceği her şeyi yapmış beklenenin çok üzerinde bir performans göstermişti bile, ve daha fazlasını istemek haksızlık olurdu. Hele ki karşısında o güne kadar 11 maç üstüste yenilgisiz gelen ülkenin en güçlü takımı varken... Bu sonuç pek çok kişinin kafasında çoktan belliydi bile. Ve tüm hayalperestliğine rağmen o da aradaki güç farkının farkındaydı. Ama yine de hiçbir şey onu bu güne tamamen hazırlayamazdı. Takımı yeşil sahadan o uğultu arasında yavaş ve moralsiz adımlarla soyunma odasına yönelirken kendi yüzünü görüp umutsuzlukları artmasın diye özellikle en geriden gelerek adımını koridora. İstediği her şeyi yapmasına rağmen takımının gücü bu kadara yetmişti, daha ilk yarıdan 2-0 gerideydi, ve en önemli oyuncusu, takımın yıldız 10 numarası daha ilk yarıyı tamamlayamadan sakatlanıp kenara gelmişti. Bu saatten sonra bir mucize gerekliydi. Kafasının içinde çarklar dönmeye, ihtimalleri sıralayıp ikinci yarıyı defalarca zihninde oynamaya başlamıştı bile. Ama her senaryonun sonu aynı şekilde bitiyor, bir sürprize yer bırakmıyordu. Titreyerek iç cebine giden, sigara arıyan sol elini geri çekti. Şu anda ne kadar isterse istesin yakacağı sigara tüm özgüvensizliğini ortaya serecekti, ve onun güçlü olmaya, en azından güçlü gözükmeye ihtiyacı vardı. Soyunma odasından gelen yüksek sesli konuşmalar içeride şiddetli bir tartışmanın alevlendiğini gösteriyordu. Muhtemelen oyuncular özellikle ardarda gelen bireysel hatalar sonucu yenen ikinci gol için birbirlerini suçluyorlardı. Kapının önünde bir süre bekleyerek tartışmanın yatışmasını bekledi. Hem böylece içeri girince ne söyleyeceğini düşünmek için de vakit kazanmış olacaktı. Kafasında ne kadar tartarsa tartsın kesin bir karar veremiyordu. Çok deneyimli bir teknik direktör değildi, ama bu işe başladığından beri ilk defa kendisini bu kadar çaresiz hissediyordu. Derken birden durdu. Elini kırlaşmaya başlamış saçlarının üzerinden geriye atıp omuzlarını dikleştirirken yüzüne hafif bir gülümseme yayıldı. Ne yapacağına karar vermişti. Madem dibe batacaktı, o halde en azından şanına yakışır bir şekilde, izleyen hiçkimsenin unutamayacağı bir şekilde olacaktı bu. Olur da bu sürprizi işe yararsa günlerce medyada "dahi teknik direktör" diye anılacağının, yok yenilgiyi perçinlerse de "nasıl saçmaladığına dair uçsuz bucaksız konuşulacağının farkındaydı. Çünkü futbolda tek gerçek, tek umursanan skordu. Artık geri dönüş yoktu, gülümsemesi yerini sırıtışa bırakırken kapıyı açarak içeri girdi. Birazdan söyleyeceklerine hiçbir oyuncusu inanamayacaktı.

Evvett! Bir Football Manager oyunu daha geliyor. Raflardaki yerini 2 Kasım'da alacak, ama ön siparişler çeşitli mağazaların internet sitelerinde çoktan açıldı. Her Türk erkeğinin uzman olduğu iki ana konudan biri (!) olan futbolu (diğeri de siyaset zaten) dilediği gibi yaşayabileceği, o bilgi kırıntılarından zafere giden bir kule inşa edeceği oyunun yeni versiyonunun çıkmasına artık sayılı günler var. Nihayet Galatasaray'ımızı, Fenerbahçe'mizi, Beşiktaş'ımızı şampiyonlar ligi şampiyonu yapabileceğiz, dünya devlerini ipe dizer gibi birbiri ardına hezimete uğratabileceğiz. Zaman egomuzu şişirme zamanıdır. İşler ters giderse zaten her zaman için Save/Load var :) Biliyorum, biliyorum, öyle tadı çıkmıyor, ben de kullanmıyorum zaten.

Her sene yenilenen, ve her seferinde tam "Lan adamlar ineği sağdıkça sağıyor, her sene bi kadro güncellemesiyle aynı oyunu kakalıyor bize. Bu sene almayacağım valla" derken yine 1-2 tane gönlümüzü çalan güzel yenilik ekleyerek yine bizi kandırıyor. Uykusuz vize dönemleri, işe geç kalmalar, kız arkadaşlardan ilgisizlik tripleri geri geliyor. Peki siz hayatınızı tekrar bu oyuna, daha doğrusu bu simülasyona adamaya hazır mısınız? Tekrar yıldız oyuncuların kaprisleriyle uğraşıp rakip kulüplerle oyuncu için didişmeye, maç sonrası kafanızda basın toplantısı diyalogları canlandırmaya, şampiyonluk garantilendikten sonra sahaya gençleri sürüp keyifle arkanıza yaslanmaya, sözleşmesi bitip boşa çıkmış oyuncuları istediğiniz fiyata yanaşana kadar boşta bekletip bir yandan da başka onlara yanaşan kulüp var mı diye paranoyakça her gün kontrol etmeye, kulüp başkanından "Patron 3-5 bişeyler at da adam alalım takıma, defans dökülüyo" diye transfer parası istemeye ve daha nicesine?

Yine hoş yenilikler ve son versiyonun üzerine gerekli düzeltmeler var, teker teker burada listelemeyeceğim. Ancak özellikle Türk oyunculara bir müjde, geçen sene Türkiye'den yeterli satış rakamına ulaşan ve korsana karşı savaşından galip ayrılmanın haklı gururunu yaşayan SI Games, bu sene oyuna Türkçe dil desteği eklediğini açıkladı. Böylece her sene oyun çıktıktan sonra aylarca Türkçe yama bekleyen büyük bir kitle artık gönüllü çevirmenlerin çeviriye zaman bulmasını beklemeyecek. Başlı başına bu bile oldukça hoş bir gelişme, sadece dil desteği olarak bir mutluluk değil, uluslararası bir oyun firmasının gözünde artık potansyel bir pazar olarak değer kazandığımızın göstergesi. Özellikle son dönemde Steam'in de çabasıyla oyunlarda orjinal kullanım artışı ve bedava oyunlardaki yüksek oyuncu sayısı pek çok oyun firması için Türkiye'yi aktif pazarlar arasında önemli bir yere soktu. 

Oyundaki tek yenilik Türkçe desteği değil tabii ki, şöyle bir bakınca benim gibi İngilizce oynayanların da güzel eklemeler mevcut. Çıkış zamanı yaklaştıkça heyecanımızı da arttırıyor yine Football Manager. 2 Kasım'a kadar acil işlerinizi bitirin, sonrasında bir süre etrafta gözükmeyebilirsiniz ;)

10 Ekim 2012 Çarşamba

Akıntı

Çalışmaya ilk başladığımda o hissettiğim arada kalmışlık, o düzen değişikliği ve üzerimdeki yük sonucu yaşadığım şoku hala unutamıyorum. Hoş, üzerinden öyle çok uzun seneler geçmiş de değil, bu kadar şiddetli olmasa da üç aşağı beş yukarı hatırlardım şu anda. Ama her ne kadar olabildiğince yavaş ve hatta geç bir geçiş olsa da kafamın içinde aylarca "Bundan sonra hayatım böyle mi yani şimdi?" sorusunun yankılanmasına, çeyrek yaş krizinin tüm ağırlığıyla çökmesine ve hayatımı sorgulamaya sebep olmuştu. Üniversitenin kıymetini ve o zamanı nasıl yeterince kullanamadığımı yüzüme çarpan bir monotonluktu beni bekleyen. Ve bu monotonluğun etkisini hem psikolojik hem de fiziksel olarak hissetmem uzun sürmedi. Öyle ki bu güçlü iş yaşamı akıntısı sağa sola, kayalara çarpa çarpa sürüklemeye başladığında ben kendimi korumak bir yana dursun, daha hala ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Bugün Türkiye standartlarına göre oldukça iyi koşulları olan bir yerde çalışmama rağmen zaman zaman benzer düşünceler zihnimi kemirmeyi sürdürüyor. Bir insanın hafta içlerinin komple elden gitmesi, iş hayatının kişinin tüm zamanına yayılan ağırlığı herkesin karşılaştığı ve alışana kadar oldukça zorlandığı bir durum. Ve o alışma anda farkettiğim bir şey vardı, bugün hala savunduğum ve hayatımı ona göre şekillendirmeye çalıştığım bir düşünce: "İnsanı yaşlandıran şey geçen yıllar değil hayatının monotonlaşmasıdır". 

Gerçekten bir süre sonra hafta içleri tüm günü alan iş hayatı, ve akşama artık çalışmaktan yorulmuş zihinle geçen, haftasonları ise standartlaşan kısa süreli dinlenme etkinlikleriyle doldurulan hayat bir süre sonra kaçınılmaz oluyor, bu da bir yerden sonra zihnen yaşlılığı getiriyor. Fiziksel yaşlılık zaten zihnin tetiklemesiyle erken ve hızlı başlamaya müsait. Ve bu döngüyü kırıp sürekli değişik bir şeyler yaptıkça, farklı seçenekler değerlendirildikçe o atalet, o yorgunluk, o "vitesi boşa aldık işte o günü tamamlıyoruz"culuk bayağı azalıyor, insan hayat doluyor. Özellikle yazın çok ağırlaşan başka koşullardan dolayı bu çabalarımı bir süre kenara bırakmak zorunda kaldım, o koşullar da başka bir yazının konusu, ama yavaş yavaş tekrar vitesi yükseltip o halime döndükçe üzerimdeki ölü toprak da yavaş yavaş kayıp gidiyor.

Ama bu döngüyü kırmak da öyle kolay değil tabii. İşte burada herkesin kendine has yöntemleri devreye giriyor. Benim "Her sene yeni bir spora başlamak, en az 2 tatil yapmak, her fırsatta hiç bilmediğim bir yere giderek gezip görmek, listelediğim kitap ve filmleri bitirmek" vb gibi kendime koyduğum bazı hedefler var. Arada da hiç kendimden beklenmeyecek, değişik hobiler deneyerek en azından sıradanlıktan biraz sıyrılıyorum. Bu artık bir zorunluluk. Yoksa o iş hayatı monotonluğu önce çevremizi sarıyor, sonra kendimizi bu akıntıya bıraktığımız anda tutunacak bir dal bulamadan sürüklenip ufukta kayboluyoruz. O akıntıda gücümüz tükene kadar amaçsızca boğuşup sonra yavaş yavaş boğulmamak için aradığınız gençlik pınarı işte tam burada, 2 kelimelik bir cümlede gizli: "Monotonluktan kaç!". Çünkü dediğim gibi, insanı yaşlandıran şey geçen yıllar değil hayatının monotonlaşmasıdır.

9 Ekim 2012 Salı

Hello World

Merhaba diyerek başlamak iyidir her zaman. Ne kadar sık kullanılırsa kullanılsın, samimiyetini kaybetmeyen sihirli nadir kelimelerden "Merhaba". "Neden İngilizce bu başlık?" derseniz, o da bir programcı espirisi. Malum, her bilgisayar mühendisine ilk yazdırılan koddur, bilgisayarda "Hello World" yazısı çıkartmak. Hoş, bilgisayar mühendisi de değilim ama, ucundan kıyısından biraz espiriden de faydalanmasam olmazdı.

Yıllardır, belki de 10 seneyi aşkın süredir kafamda olan, ama sürekli ertelediğim, kimi zaman vaktim olmadığı kimi zamansa, hatta çoğunluklaysa üşendiğim bir şeydi blog yazmak. Yıllar önce adresi de almama rağmen bir türlü başlayamamıştım, ama bugün bir şekilde o enerjiyi toplayabildim. Kafamda birikmiş, yazacak çok şey var aslında. Kimisi zamanla eriyip gitse de, ya da güncellğini yitirse de bir kısmı hala aklımda. Dolayısıyla ilk birkaç gün, hele ilk günler hevesiyle biraz bombardmana uğratabilirim blogu. Sonrası mı? İşte orası konusunda çekincelerim var. Ama şimdilik hedefim blogu olabildiğince sık güncellemek olacak.

Peki ne üzerine yazacağım? Aslında internette çok güzel sayısız blog gördüm. Bir kısmı genel olarak dışarı fikirlerini etrafa yaymak, hatta zaman zaman makineli tüfek gibi yaylım ateşi açmak için kullanıyor, bir kısmı aklına gelen her şeyi uzun uzun belirtiyor. Kimisi gezi veya tecrübelerini yansıtırken, kimisiyse belli bir alana (yemek, spor, finans, sinema vb.) yoğunlaşarak o konuda daha profesyönel bir bloga girişiyor. Kimisi birilerine sesini duyurup ulaşmak derdindeyken kimisi ise sadece yazıp içini dökmek istiyor. Hepsinin tadı, keyfi farklı. Ben sanırım aklıma geldikçe her konu hakkında yazacağım. Sürekli olarak fikirlerimi, tecrübelerimi, görüşlerimi paylaşacağım. Benim kişisel fikirlerimden çevredeki olaylara yorumlarıma, spordan sinemaya edabiyata, bilgisayar oyunlarından problemlerime kadar her konuda bir şeyler eklemek gibi bir planım var.

Konu aksini gerektirmedikçe (örneğin derinlemesine bir inceleme olmadıkça) öyle çok uzun yazmayı düşünmüyorum, uzun yazıların daha başlamadan önce gözü korkutup okuyucuyu yıldırdığının farkındayım. Ve genel olarak uzun yazmayı seven biri olarak yazıları kısaltmak da ayrı bir dert. Ama potansyel okuyucu için kolaylık adına bu kadarına katlanacağız artık. Gerçi daha ilk yazıdan uzattıkça uzattık, pek güvenilirlik kalmadı. Zaten bir süre sonra blog şekillenir, tarzını ve konseptini tutturur diye düşünüyorum. Artık elimizdeki koca taş yığınına ilk darbeleri vurmaya başlayalım, bakalım altından nasıl bir heykel çıkacak...

Hepiniz hoşgeldiniz.