19 Kasım 2012 Pazartesi

Tutku

"Ülkede çivisi çıkmadık konu, kadrolaşılmamış kurum kalmayacak." ilkesi artık nasıl bir azimle ve kararlılıkla uygulanıyorsa tüm birincil hedefleri hızla bitirip tenise kadar uzandı. Geçtiğimiz turnuvada yetersiz bakanların halkça yuhalaması ile başlayan olaylar önce tüm dünyada elit kabul edilen tenis izleyicilerine "terörist" yakıştırması yapan odunca bir cevapla iyice gündeme oturdu, sonra federasyonda koltukları salladı. Kabak tüm artniyetleri, kifayetsizlikleri ve densizlikleriyle hak ettiği tepkiyi alan bakanların (ve kurumlarının) değil tenisin başına patladı yani. İktidarın kadrolaşmasıyla şaşırtıcı bir hızla yükselişe geçen ve muhtemelen tenis hakkında tek bilgisi tenis topunun rengi (o da belki) olan yeni federasyon başkanımız konusunda söyleyecek çok şey var. Ama bunun yerine tenisin çok daha renkli bir yüzüne, Mansour Bahrami'ye bakacağız bu yazıda. 



Bir kısmınız bir ara Facebook'ta meşhur olmuş Boris Becker ile yaptığı maçtaki komik hareketlerle dolu yukarıdaki videosundan kendisini tanıyabilir. Tenis dünyasının en renkli simasıdır Mansour Bahrami. En az bıyıkları kadar komik, alışılagelmişin dışında ve izleyiciyi kahkahalara boğan oyun stiliyle katıldığı her turnuvada ilgi odağı olmayı başaran, tenisi sadece spor değil bir eğlence, bir stand up, bir gösteri olarak sunan bir tenisçi. Bacak arasından karşıladığı toplarla, servis atışında attığı fakelerle, slow motion hareketle top karşılamasıyla, bilinçli olarak geçtiği ıskalarla, hatta zaman zaman sandalyede oturarak sürdürdüğü oyunuyla bir fenomen olmuş, yaptığı gösteriyle hem tenis severlerin kalbini kazanmış hem de tenise olan ilgiyi arttırmış bir şovmen. Kalabalığı bu tür beklenmedik hamleleriyle ve şova yönelik oyunuyla coşturma hevesi gençliğinde ona çok turnuvaya ve ödüle malolsa da bu hevesinden hiç vazgeçmemiş, ve bu şekilde bugünkü eşsiz haline gelmiş. Belki hiçbir zaman dünyanın bir numaralı tenisçisi olamadı, ve olamayacak. Ama eşsiz bir tenisçi ve hayran kitlesi geniş bir sporcu olmak için illa en iyi olmak gerekmediğini açıkça gösterdi. Öyle ki kendisi pek çok turnuvaya direkt olarak davet alan ve muhtemelen ATP turnuvalarında sırf oynaması için bile para ödenen belki de tek tenisçi olarak kalacak.



Bugünkü ününe, insanları kahkahalara boğan oyununa ve tutkuyla olduğu teniste geldiği pozisyona kavuşması pek de kolay olmamış. Aslında tüm bu neşesinin ardında çok hüzünlü bir hikaye var. Fransız vatandaşlığıyla turnuvalarda yer alsa da adından da anlaşılacağı gibi kendisi aslen İranlı. İran'da doğmuş, orada büyümüş. Tenise olan tutkusu ise fakirliğiyle başlamış. Paraya ihtiyacı olduğundan daha çocuk yaşta zenginlere yönelik bir tenis merkezinde top toplayıcı olarak işe başlamış. Burada tanıştığı tenis ise kendisi için zamanla tutku halini almış. Kimse bakmazken kendi yaptığı raketiyle tenis oynamaya çalıştığı için defalarca güvenlik görevlilerinden dayak yemişse de yılmamış, adeta demir gibi dövüle dövüle stilini şekillendirmiş. Maçlara çıkması da bir başka tesadüf. Dönemin bir turnuvasına katılacak İran takımında oyuncu eksikliği olunca yıllarca dövdükleri Mansour'a bir şans vermişler, o da bunu iyi kullanıp hem daha 16 yaşındayken takımını başarıya taşımış, hem de içindeki cevheri herkese göstermiş. 
Bundan sonrası rahat olmuştur diyorsunuz değil mi? Yanıldınız. Bin dokuz yüz yetmişler... İran İslami devrimi, tenis de yasaklı sporlar arasına girince Mansour Bahrami 3 sene boyunca tavla turnuvalarıyla yetinmiş, tavlada da milli takıma kadar yükselse de tatmin olmamış, tekrar tenise başlamak adına tüm birikimlerini toplayıp bir şekilde Fransa'ya kaçmış. Burada zor bir dönem geçirmesinde muhtemelen o dönemde İran'dan gelme bir yabancı olarak önyargılarla baş etmeye çalışmasının yanısıra tüm parasını kumarda kaybetmesinin de etkisi vardır. Eli rahat durmuyor ki adamın? Neyse ki kendisini destekleyen dostlar bulmuş da, en azından turnuvalara katılmaya yetecek parayı toparlamış. Sonrası zaten malum. Yeteneği sayesinde hızlı bir yükseliş, ama espiritüel oyun stili yüzünden hep kendini frenlemesi... Şimdi keyfi yerinde. Hayatı rahat, ailesini kurmuş, yılın 9 ayını turnuvalarda tutkusuyla geçiriyor. Tırnaklarıyla kazıyarak çıktığı bu noktayı da sonuna kadar hakediyor.



Neden böyle şova yönelik oynadığı, karşılaştığı en sık sorulardan. Cevabıysa insanın içine işliyor. Boş kortlarda kendi yaptığı yırtık pırtık raketiyle gizli saklı oynayan, yarım saate, o olmadı bir saate yakalanıp dayak yiyeceğini bilse bile bunu göze alan çocukluğunu hatırlayan Bahrami, "O günleri hiç unutmadım. Ve bugün beni izleyen herkes benim o gün o topu duvara çarptırarak aldığım zevki almalı. Amacım bu. Tenis herkese aynı zevki" diyor. Ve bugün, aradan on yıllar geçmişken, hayatı boyunca yaşadığı onca sıkıntıya rağmen yüzüne baktığınızda Bahrami'nin gözlerinde hala aynı çocuksu neşeyi, aynı keyfi, aynı heyecanı görebiliyorsunuz.

Umarım bir gün ben de tutkularımın peşinden böyle gidebilirim.

13 Kasım 2012 Salı

Snoopy'nin Dünyası


Birkaç gün önce nette gezinirken denk geldim bu resme. Snoopy'nin çizgifilmine ucundan yetişmiş nesilden olduğum doğru. Ama bu resmin beni bu kadar etkilemesinin sebebi Snoopy ya da nostalji değil, verdiği o his. Fazla söze de gerek yok aslında, her şey resimde çok net ve güzel şekilde anlatılıyor. Tüm hissiyatım, tüm o daralma, tüm o iş dünyası şoku... Ben tek kelime etmeden söyleyeceğim her şeyi o resimde bulabilirsiniz.

Okul sonrası iş dünyasına giriş üzerine tez yazılabilecek kapsamda bir psikolojik şok zaten. Muhtemelen yazılmıştır da. Her gün sabahın köründe kalkmak, o gün yine aynı monotonlukta aynı şeyleri yapacağını bilerek uyanmak, ve akşam nefes alacak fırsatı bulduğunda günün çoktan bittiğini farketmek, hobilerine, zevklerine vakit ayıramamak kolay kolay alışılabilecek bir durum değil zaten. Ancak bundan daha fenası ileriye bakıp onyıllar boyunca bunun bu şekilde devam edeceğini görmek, tüm hayatının elinden alındığı hissi, ve kıymete binen sayılı izin günleri. Ve hatta ileri baktığın gibi arada bir geriye bakmak, çalışmaya başladığından beri aradan ne kadar zaman geçtiğini farketmek, ve zamanın ne kadar hızlı aktığını, yaşamın altından nasıl kaydığını görmek. Bundan sonra yaşayabileceğin hayat çok daha kısıtlı, ve çok da hızlı geçecek. Bu her gün tekrar tekrar yüzüne vuruluyor. "Çeyrek yaş krizi"nin (hayır ben uydurmadım, orta yaş krizi gibi bu da var literatürde) en temel taşlardan biri bu.Zamanla biraz alışılsa da en azından ben aradan yıl(lar) bazında süre geçmesine rağmen kolay kolay atlatamayacağım gibi gözüküyor. Zamanında büyükler boşa söylememişler "Üniversitenin kıymetini bilin." diye. O kadar eksik, o kadar az yaşamışız ki, harcamışız gibi geliyor şimdi bakınca. Ve artık piyangoyu tutturmadıkça bunun geri dönüşü de yok.

İşte tüm bu yoğunluğu tek başına bir resim anlatıyor. O üzgün önüne bakan ifade, takım elbise ve Snoopy'i bilenler için (artık hayal dünyasında kalan) o kulübesinin çatısında yatarak geçirdiği "eski" hayatı...

10 Kasım 2012 Cumartesi

Güçteki Dengesizlik

"Efsane" kelimesini sevmem. Suyu çıkartılana kadar kullanılmış, iyice içi boşaltılmış bir söz çünkü. Önüne gelen kendini efsane olarak tanımlıyor, önüne gelen bir efsanenin parçası. Kime sorsanız kendi ortaokul veya lise sınıfı efsanedir, bambaşkadır. Her ergenin yaşadığı olaylar onlara özgü bir farklıdır. Herkesin kendi arkadaşları ve arkadaşlıkları efsanedir, tatili efsanedir. Ve herkes "bambaşka" efsanevi bir aşk yaşar illa. Yıllar önce en kötü dönemindeki Fenerbahçe'nin zar zor kazandığı her maç sonrası "Efsane geri döndüüüü!" manşeti atmaktan sıkılmayan tırt gazeteler, sonrasında her eski oyuncuyu "efsaneleştirerek", yıllar sonra Avrupa arenasına dönen Galatasaray'ı Avrupa efsanesi olarak lanse etmişlerdi hatırlarsanız. Her yeni çıkan ve çok başarılı bulunan film "efsane" oluyor. Hatta sevenleri alınmasın ama 20-30 senedir kenarda köşede yaşarken kimsenin yüzüne bakmadığı, hatırlamadığı sanatçılarımız öldükten sonra 2 tane filmini ya da 3 tane şarkısını söyle desek cevap veremeyecek kişiler tarafından anında efsane mertebesine yükseltiliyorlar. Yani sağımız solumuz efsane kaynıyor. Kişi, olay, tarih, durum farketmiyor.


Hal böyle olunca efsane kelimesini kullanmaktan da pek hoşnut olmuyorum, bu klişeler duvarına bir tuğla da ben koymuşum gibi geliyor her seferinde. Ama şu dünyada bazı kişiler, olaylar ve yapımlar var ki, onları da başka bir kelimeyle tanımlamak, telaffuz etmek haksızlık olur. Bunlardan biri de 70'lerin sonunda 80'lerin başında ardarda filmlerle çıkan ve tüm film endüstirisinin gidişatını değiştiren Star Wars. Yapımcısı George Lucas'ın tamamen yanlışlık sonucu fotoğrafçılık yerine sinema bölümüne gitmesi sonucu ortaya çıktığına dair hikayeler anlatıladursun, üç filmle başlayan, sonrasında 3 filmle daha devam eden, ama filmlerin ötesine geçmiş, sayısız kitap, hikaye, çizgiroman, oyun, oyuncak ve milyonlarca seveni hatta fanatiği ile kendi kültürünü oluşturan, hatta ve hatta pek çok başka film, dizi ve oyuna konu olan ve/veya bir şekilde ismi geçen seri yıllar sonra babasının himayesinden çıkıyor. Ve yeni evi oldukça şüphe uyandırıcı.

Eğer benim kadar Star Wars'la içli dışlıysanız güçteki dengesizliği siz de hissetmişsinizdir. Geçtiğimiz günlerde serinin yaratıcısı George Lucas Star Wars'ı 4 milyar dolar'ın biraz üzerinde bir rakama Walt Disney Studios'a sattığını açıkladı. Ortada astronomik bir para da konuşulsa aslında Lucas'ın satış sebebinin para olmadığı zaten belli. Nitekim kendisi de bu paranın tamamını hayır kurumlarına bağışlayacağını açıkladı. Ancak sanırım George Lucas artık Star Wars'tan elini eteğini çekmeyi kafasına koymuş. Seriyi zaten kendi kafasında sonlandırmış, sonraki 3 filmin konu ve hikayesi belli olsa da 6 film dışında başka film çekmeyeceğini belirtmişti. Esasında Star Wars'a "Anakin Skywalker'ın hayat hikayesi" şeklinde bakıldığında bu fikir de doğruydu. Ancak yine de bu şekilde para basan ve tek başına bir ekol, bir kültür oluşturan bir olguyu elden çıkarmak ve bu kültürü başkasına emanet ederek tehlikeye atmak ne kadar olumlu yaklaşılabilecek bir konu, tartışılır. Zaten imza fotoğrafına baktığınızda Lucas'ın yüzündeki ifade de endişesini doğruluyor.


Özellikle serinin yeni sahibinin Disney olması pek fazla güven vermiyor. Her ne kadar Pirates of the Caribbean serisi ile yeni ve daha modern yüzünü gösterip kendisine ait pek çok tabuyu yıkmış olsa (örneğin bu seride ilk defa bir Disney yapımında açık olarak kan gözüktü.) ve son dönemde strateji büyüterek Marvel'ı satın almak gibi hamlelerle vizyonunu genişletse de hala kalın çocuk kabuğunu tamamen kırdığı söylenemez. Pek çok kişi çok beğense de zayıf senaryosu, kahramanları şirinliştirme çabası ve çok kötü klişe espirileriyle Avangers'ta da bu kabuğun tam kırılmadığını gösterdi bana göre. Yanlış anlamayın, Disney'i çok sever, pek çok yapımından dolayı da takdir ederim. Avangers'in yönetmeni Joss Whedon da Buffy: The Vampire Slayer, Angel ve hele hele Firefly gibi çok sevdiğim yapımlara imzasını atmış, kendine has espiri anlayışını takdir ettiğim bir yönetmen. Ama söz konusu Disney olunca uç örnekler hariç tarzı, hedef kitlesi, hedefi, ve yapımları belli bir doğrultuda. Star Wars ise (her ne kadar Young Jedi gibi saçma sapan 2. nesil saçmalıklarına da sahip olsa da) genel olarak başka bir çizgide ilerleyen bir seri. Ve bu kadar büyük bir konseptin eninde sonunda Disney elinde yozlaşması yüksek ihtimal. Dolayısıyla bu konuda ciddi bir şüphe duymak, Ewok ve Jarjar'ın da ötesine gelen cıvıklıklardan çekinmek doğal bir tepki. Hele hele Star Wars kıyafetli Disney karakterlerine dair ilk resimlerden sonra soğuk terler dökmüyor değiliz.



Peki bu korkunun dışında ne değişiklikler var? Bu kadar parayı boşu boşuna harcamadı elbette Disney. Star Wars dünyası şimdiden hareketlenmeye başladı. İlk dedikodular Lucas'ın istemediği 7. 8. ve 9. filmlerin çekileceği, ve Anakin'in gençliğine dair bir dizinin başlayacağı yönünde. Hatta son üçleme kısmı için ilk adımlar atılmaya başlandı bile. Disney, yedinci filmin senaristi olarak Toy Story 3'ün senaristi Michael Arndt'ı görevlendirdiğini bugün açıkladı. Bu da şüphelerimizi biraz daha arttırmıyor değil. Diğer projeler ise henüz belirsizliğini koruyor. Ancak sayısız kitap ve alternatifle, hem fanların hem resmi ve gayrı resmi yazarların katkıları ile ilerleyen hikaye, alternatif karakterlerle bilgisayar oyunları derken Disney'in elinde çok zengin bir alternatif havuzu var. Ortada henüz dedikodusu bile dönmezken en basidinden bilgisayar oyunlarından tanıdığımız Kyle Katarn ve hatta daha iyisi kitapların en sevilen karakterlerinden Thrawn'ın dönemi eğer düzgün ellerle şekillendirilirse beyaz perdede veya TV ekranlarında oldukça ilginç olabilir. Yine Luke Skywalker'ın karanlık tarafla teması da ilk etapta işlenmeye aday ilk akla gelen konulardan. Tabii bunu animasyon yapmazlarsa Luke'u kime oynatıp nasıl benzetecekler o da ayrı bir konu. Han Solo, Boba Fett gibi karakterlerin hikayeleri de unutulmamalı. Yani aslında ortada  pek çok fırsat varken uyuşuk bir şekilde sadece Clone Wars'a yoğunşalan Lucas Arts için bu alım pekala üzerindeki ataleti atıp çok yönlü bir atağa kalkma şansı da olabilir.

Gerçek anlamıyla bir efsane Disney'in elinde çürüyecek mi, yoksa tüm bu korkularımızı boşa çıkartıp bize tüm derinliğini sunacak mı göreceğiz. Ama seri sırf George Lucas'ın kontrolünden çıktığı için bile Star Wars hayranları olarak içimizde bir burukluk olduğunu gizleyecek değiliz. Filmlerde de hemen hemen her karakterin dediği gibi: "I have a bad feeling about this..."

9 Kasım 2012 Cuma

Kırsal

Daha önce Dredd yazımda saçlarımın erken beyazlamaya başladığından, hatta daha 5 yaşında ilk beyaz telimi berberin nasıl kopartıp gösterdiğinden bahsetmiştim. Daha koltukta bile traş olamayan, koltuğun kol koyma yerlerine konmuş bir tahtaya oturmakta olan ben o küçük dünyamda bir şok yaşadıysam o anı hala çok net hatırlıyorum. Öyle ya, her şeyden önce bir çocuk için mantık basit ve düzdür. O yaştaki mantıkta beyaz saç eşittir yaşlı insan. E o zaman bu nasıl olabilirdi?

Zamanla beyazların sayısı da arttı. Lisenin sonlarına doğru 5-10 tel olan ve ÖSS stresiyle hem sayısı artan hem de o psikolojiyle kafayı taktığım beyazlarım üniversitede de benimle beraberdi. Tek tük üç beş tel göze çarpıyordu öyle. Aslında dikkat etmedikçe ferkedilmiyordu bile ama, bu konuda nedense iyice obsesifleşen ben kafayı iyice takmıştım bu duruma. Son birkaç yıldır da daha rahatım, pek umursamıyorum. O arada farketmemişim bile, son 1-2 senede iyice kendilerini belli etmişler. 

Geçen gün nereden gaza geldiysem yıllardır hafif uzun olan saçları kısacık kestirdim. O anda farkettim ki şakaklar kırlaşmaya bile başladı başlayacak. Dediğim gibi, artık bu konuda eskisi kadar takıntılı değilim. Ama yahu bari şekilli kırlaşsaydınız da bi George Clooney havası yakalasaydık...

Son Masal

Yıllardır hayallerimden biri kitap yazmaktır. Bu bloga pek bakmayın, küçüklüğümden beri yazım ve kurgum iyidir. En azından yıllar boyu mühendislikle hırpalanmadan önce öyleydi. Ama o son adımı hiç atamadım, bu projeyi ciddi bir hale getiremedim. Kafamda şu anda en az 4 tane güzel ve özgün hikaye olsa da gerek üşengeçlik, gerek zamansızlık gerekse o kadar çabanın karşılığını alamama, başarısız olma çekincesi sebebiyle üstüne pek gitmedim. Muhtemelen o hikayeler de benimle beraber ölüp gidecek. Ama benim atamadığım o son adımı atanların olduğunu görmek cesaret verici.


Çocukluğunu bildiğim çok yakın bir arkadaşımın kitabı çıkıyor. Kendisi 2 senedir varını yoğunu bu projeye vermişti, ve nihayet meyvesini alıyor gibi. Henüz ktabı okumadım, hatta "Beleş kopyalar bitti abi" kolpasıyla bizim üzerimizden bile satışlarını da arttırmaya çalıştığını farketmiyor değilim (Haksız mıyım Levent? heheh). Ama kendisinden dinlediğim kadarıyla ilginç bir konusu var. Birisi yüzyıllar önce, birisi günümüzde, birisi ise yakın gelecekte başlayan üç hikayenin bir Pers efsanesi etrafında kesişmesini anlatıyor. Biraz kurgu, biraz yontulmuş tarih, ucundan da Dan Brown havası. En azından Dan Brown'dan örnek aldığını söylemişti kendisi. Mutlaka bir şekilde alıp okuyacağız artık. 

Bu kitapla ilgili bir ufak detay da, benim neredeyse kitabın isim babası olacak olduğum. Bir içki masasında önerdiğim bir isim Yayınevi tarafından olumsuz karşılanmış. Tüh! Ünlü olduğunda kitap ismi için telif hakkı parası isteyip servetine ufaktan çökme planı suya düştü, iyi mi?

Genç yazarımızla en son konuştuğumda kitabı Kasım'daki TÜYAP Kitap Fuarı'na yetişiyordu, hatta bir imza günü bile düzenleyeceklerdi. Fırsatınız varsa bir uğrayıverin. Hem muhabbet de edersiniz, kafa dengidir.

Ha bu arada, olur da koyduğum resme bir şey olursa, kitabın adı Son Masal, yazar Levent Kent. Epsilon yayınlarından.

Ekleme: Tüyap Kitap Fuarı'nda 25 Kasım günü saat 15:00'da Levent Kent'in imza günü var.

8 Kasım 2012 Perşembe

29 Ekim ve Tekrar Merhaba



Bir süredir yazamadığımın farkındayım. Uzunca ve özellikle son kısmı maceralı bir tatil, sonrasında da yine uzun sayılabilecek bir adaptasyon süreci, biriken işler ve sıkıştıran deadlinelar sağolsun pek kafayı kaldıramıyorum.

Bundan sonra tekrar buralardayım gibi. Ama daha keyfi yazılara geçmeden önce kendimi yazmak zorunda hissettiğim bir konu var. Biraz da bilerek bekledim, araya biraz zaman koydum. Sakin ve düzgün bir yazı yazmak için tozun dinmesi gerekiyordu, ve benim de biraz sakinleşmem lazımdı. Bence çok önemli ve hassas bir konu olduğundan dolayı bu konu hakkında yazana kadar da başka konuya girmek istemedim, o yüzden diğer konular da asılı kaldı. Gecikmenin bir diğer sebebi de budur.

Bu ülkenin "doğum günü"nde, Cumhuriyet'in ilan edildiği günde kutlamaları yasaklamak isteyen (buraya istediğiniz küfürü yerleştirin, yeterince sert olduğu sürece uygundur) en kibar tanımla densiz ve kendini bilmez zihniyete inat, ülkesinin bayrağını sallayarak kutlama yapmak isteyen vatandaşını cop tekme ve hatta kimyasal maddeyle dağıtmaya çalışan "polis"e inat, kendi ülkesinin kuruluş yıldönümü kutlamalarında olay çıkartmaya çalışan ve kutlamayı engellemeye çabalayan kendini bilmez siyasetçisine inat orada bulunan herkese tebrikler, hepinize teşekkürler. Belki hala bu konudaki tepki yeterli seviyede değil. Belki hala modern bir toplum ve dünyada yeri olmayan, insanlığa hakaret bu zihniyete karşı çıkamıyoruz ve bu karanlık çağdan kalma çirkinlik örümcek gibi ağlarını örerek, ipleri sıklaştırarak ülkenin nefes almasını bile güçleştiriyor. Ama o günkü tepki en azından "Biz de varız." demek için önemliydi.

Daha özgür, daha medeni ve daha insani bir gelecekte daha sık görüşmek üzere.